Ziyaretçi Defterini Oku Ziyaretçi Defterine Yaz Hayat,Biz,Yaşadıklarımız ve Yaşamak İstediklerimiz - Blogcu



Terzi Baba

Terzi Baba bin bir bereketi olan güzel Anadolu'muzun yetiştirdiği büyük velilerdendir.
Terzi Baba bin bir bereketi olan güzel Anadolu'muzun yetiştirdiği büyük velilerdendir. Asıl ismi Muhammed Vehbi'dir. Hayyât Vehbi diye de meşhur olan Terzi Baba¸ 1780 (H. 1195) yılında Erzincan'da doğdu. 1847 (H. 1264) yılında yine Erzincan'da vefat etti. Erzincan'ın manevî bekçisi¸ Erzincanlının hikmet ve himmet elçisi¸ vefatından sonra kendi imkânlarıyla yaptırıp ilim ve irfan mektebi olarak kullandığı dergâhının olduğu yere defnedildi. Halen burası Terzi Baba kabristanlığı olarak anılmaktadır.
Terzi Baba gerekli temel dinî bilgileri tahsil ettikten sonra anne ve babası tarafından bir sanat sahibi olması için bir terziye emanet edilmiş ve daha sonra sanatından aldığı lakabıyla meşhur olmuştur. Mesleğini yaparken bile ibadetini hiç terk etmez¸ yaptığı işin ücretini verenden alır¸ vermeyene de hakkını helal ettiği gibi eğer ihtiyaç sahibi biriyse kendisi yardımda bulunurdu. Dünyaya hiç rağbeti olmayıp âhirete meyli çok fazla olan Terzi Baba nefsinin arzu ve isteklerini yerine getirmeme noktasında azamî gayret gösterirdi. Dikiş dikerken¸ iğneyi kumaşa her batırış ve çıkarışta dili ve kalbi ile Allah Teâlâ'yı zikrederdi. Halim selim ve mütevazı bir kişiliği olan Terzi Baba hiç kimseyi kırmaz¸ incitmezdi. Hâlini insanlardan gizler kimsenin¸ hâlini bilmesini istemezdi. Fakirleri çok sever ve bu sevgisini açıkça belli ederdi.
Bir gün Erzincan'a dışarıdan fakir bir yolcu geldi. Üstündeki paltosu hem çok eski ve yırtık hem de ele alınmayacak kadar kirli idi. Bu kişi paltosunu diktirmek için¸ şehirdeki birçok terzileri gezdi. Fakat hiç birisi¸ paltoyu dikmek şöyle dursun eline bile almadı. Üstelik bir de kendisiyle alay ederek; "Şurada Terzi Baba var. Ona götür¸ o diker. Bizim¸ böyle işlere ayıracak vaktimiz yok " dediler. Zavallı fakir yolcu¸ Terzi Baba'yı buldu ve isteğini anlattı. Terzi Baba¸ dükkânda ona yer göstererek önce oturttu ve kendisine iltifatta bulundu. Sonra da "Paltonu bırak¸ inşallah yarına hazırlarım. " dedi. Terzi Baba paltoyu alıp öncelikle bir güzel yıkayıp¸ temizledi. Sonra¸ söküklerini tamir etti. Ertesi gün o fakir geldiğinde¸ paltonuz hazır deyip teslim etti. Fakir¸ paltosunu yıkanmış¸ temizlenip dikilmiş görünce çok memnun oldu. Borcum ne kadar¸ diye sorunca¸ Terzi Baba¸ borcun yok¸ zira ben onu Allah için diktim dedi. Bu sözlerinden öyle memnun oldu ki zavallı fakir yolcu ellerini açarak¸ Terzi Baba'nın Allah Teâlâ'nın sevdiklerinden olması için kalben dua etti.
O günlerde de Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri¸ talebesi Abdullah-i Mekkî Hazretlerini hem insanları irşat hem de kendisine verdiği bir emaneti ehline vermesi için Anadolu'ya göndermişti. Önce Erzurum'a¸ oradan da Erzincan'a gelen Abdullah-i Mekkî Hazretleri¸ "Hocamızın verdiği emaneti teslim edeceğimiz zat¸ Allah bilir ya bu memlekette olsa gerek" diyerek kenar bir mahallede ikamet eylediler. Abdullah-i Mekkî Hazretlerinin memleketlerine geldiğini duyan halk akın akın ziyaretlerine geldi. Her gelen¸ onun sohbetlerine hayran kalıyordu. Nihayet Terzi Baba da gelip içeri girince Abdullah-i Mekkî Hazretleri hemen ayağa kalktı. Çağırıp¸ yanına oturttu. Hiç kimseye yapmadığı iltifatı Terzi Baba'ya yapınca cemaat şaşırdı. Bir terziye¸ bu kadar ilgi nedir¸ diye ona olan ilgiden¸ hayrete düştüler. Daha sonra Abdullah-i Mekkî Hazretleri¸ "Kardeşim! Hocamın bende bir emaneti var¸ ona sen müstahaksın. Bu¸ sana çok menfaat ve nimet sağlar. Kabul edersen sana teslim edeyim. " dedi. İlk önce bu sözlerinden ne murat edildiğini anlamayan Terzi Baba daha sonra¸ "Siz nasıl emir buyurursanız efendim¸ ben asla dünyalık bir şey için Allah demem" dedi. Abdullah-i Mekkî Hazretleri¸ "Oğul¸ sen bu güzel sözünle kendini ispat ettin. Teslim edeceğim emanet seni dünya muhabbetinden kurtarıp Allah'a yaklaştıracak" diyerek himmetle nazar edip emaneti teslim etti ve kemale ermesine vesile oldu.
Abdullah-i Mekkî Hazretleri bir kaç gün daha kalıp Terzi Baba'ya insanları marifetullaha kavuşturma vazifesi verdi. O günden sonra Terzi Baba'nın hâli değişti. Manevî feyizler deryasına daldı. Her konuştuğu hikmet¸ her bakışı ibret olmuştu. İnsanlar Terzi Baba'nın bu hâlini fark edince ondan istifade etmek için sohbetlerine katılmaya başladılar. Gelip sohbetini dinleyen hayran oluyor¸ bu dünyadan uzaklaşıp¸ Allah'a yaklaşıyordu. Günden güne artan ziyaretçi sayısına bazıları mana veremiyordu. Onun bu hâlini çekemeyen kötü niyetli insanlar¸ hakkında dedikodu etmeye başladılar. Bildiğimiz¸ şu ümmi¸ cahil Terzi Baba'nın başına bu kadar insan niçin toplanır¸ demeye başladılar. Önceleri¸ yalnız cahiller bu dedikoduyu söylerken sonraları ilim sahibi bir kısım insanlar da bu dedikoduya iştirak eder oldu. Bunun üzerine "Kendisini çağırıp imtihana çekelim¸ eğer sorulan suallere cevap veremeyecek olursa¸ insanları irşat edemeyeceğini¸ kendisinin yol gösterme davasından vazgeçmesi gerektiğini söyleyelim" dediler. Bütün sorulara gayet güzel cevaplar cevap verince orada bulunanlar mahcup olup¸ "Efendim¸ anladık ki¸ siz büyük bir velisiniz. Bilmeden sizi üzdük¸ bizi affet" dediler.
Terzi Baba'nın Miftâh-ul-Kenz ismindeki manzum eseri çok meşhurdur. O bu eserindeki na'tının bir kısmında şöyle der;
Muhammed'dir anın ism-i şerîfi
Mutahhardır anın cism-i latîfi

Cemi-i enbiyânın efdalidir
Bu mahlûkat içinde erkemidir

Anınla buldu rahmet cümle âlem
Şifâlar buldu dert ehli dahî hem
***
İlâhi umarız senden atâyı
Şefi' edüp Muhammed Mustafâ'yı

Anın hürmetine bizi kabûl et
Rızâna yol bulam anı şefi' et

O bu na'tında¸ Peygamberimiz (s. a. v)'e duyduğu sevgisini içtenlikle dile getirir ve Peygamberimizin bütün peygamberlerin en yücesi¸ yaratılmışların en ikramlısı olduğunu¸ bütün kâinatın onunla rahmet bulduğunu¸ dertlilerin onunla şifalar bulduğunu¸ meleklerin onunla şevke geldiğini¸ feleklerin onun aşkından döndüğünü¸ Allah'ın sevgilisi olduğunu¸ onun şanının yüce olduğunu¸ onun hürmetine duaların kabul edildiğini¸ halkı sevdiğini¸ kin tutmadığını¸ kâfirlere bile hak yola girmeleri için dualarda bulunduğunu¸ kimseye hor bakmadığını¸ ümmeti için af dilediğini belirterek¸ O'ndan şefaat diler.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

27/11/2008 | Kategori:Biyografi | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Kalıcı Bağlantı

Bir okul ziyaretinin meyveleri

Kısa adı IDIZEM olan "Interkulturelles Dialogzentrum in München'' derneği yetkililerinden Şaziye Gündoğar ile Melike Karaca, Münih'in güneyinde bir ilkokulu ziyaret ettiler.

Yıl içerisinde planlı bir şekilde önceden randevu alarak yapmış oldukları bu ziyaretlerdeki gayelerinin, İslam'ı doğru bir şekilde anlatmak olduğunu ifade eden Dernek Başkanı İsa Güzel, uygulamış oldukları diyalog programları neticesinde gelişen olayları şöyle yorumladı:

"Her programda yeni insanlarla tanışıyoruz. Bu insanların her biri ayrı bir cevher hükmünde. Çünkü bizim onlara bir adım atmamız, onlar tarafından bize doğru birkaç adımla neticeleniyor. Böyle olunca da diyalog ortamlarının oluşması hızlanıyor. Bizlerin yapması gereken iş ise programlarımızı artırarak devam ettirmek olacaktır."

Son olarak ilkokul dördüncü sınıf öğrencilerini okullarında ziyaret ederek çocukların anlayacağı şekilde İslam'ı anlattıklarını bildiren Güzel, çocukların ve okul idaresinin bu ziyaretten memnun kaldıklarını söyledi.

IDIZEM'in kendilerini ziyaretleri karşısında memnuniyetlerini birer teşekkür mektubu ile belirten pek çok Alman öğrenci oldu. Öğrencilerin ifadelerinden bazı bölümlerini sizlere aktarmak istiyorum.

"Ziyaretiniz için teşekkürler. En çok hoşuma Arapça yazınız gitti. Kur'an-ı Kerim de çok hoşuma gitti. Çok güzel süslenmiş. Seccadeleriniz de çok güzel. Ümit ederim bizi tekrar ziyaret edersiniz...'' (Sabrina)

"Dininizin tanıtımı çok hoşuma gitti. En çok ilginç bulduğum konu, Müslümanların İslâmî yazıları sağdan sola yazmaları..." (Helene)

"Bize dininizi anlattığınız için çok teşekkür ederiz. Gerçekten İslam'ın beş şartı çok güzeldi.'' (Carlotta)

"Başörtüsü ve Ku'an-ı Kerim'in görünümü çok hoşuma gitti. Ama en çok hoşuma giden sizlerin gelmesi oldu...'' (Manuela)

"Gelmenize çok sevindim. Her şeyi çok güzel ve detaylı şekilde anlattınız. En çok hoşuma giden Kâbe'nin resmi oldu. Bana unutamayacağım bir gün yaşattınız..." (Elisabeth)

"Bize ayırdığınız bu iki saat için sizlere can-ı gönülden teşekkür ediyorum. Başörtüsünü takabilmemiz çok güzel oldu. Melike'nin ismini Arapça göstermesi çok hoşuma gitti. Ümit ederim en yakın zamanda Mekke'de Kâbe'ye gidersiniz.'' (Verena)

"Müslümanların namaz kılma şeklini göstermeniz çok hoşuma gitti. Orucun faydalarını çok ilginç buldum. Michael'in imam elbisesi giymesi ve bizden birkaç kız arkadaşın başörtüsü takması çok hoş oldu...'' (Sarah)

"Her şey çok güzeldi. Kur'an-ı Kerim'in sağdan sola yazıldığını bilmiyordum. Kur'an-ı Kerim çok çok güzel...'' (Katharina)

"İslam'ın beş şartı çok enteresandı. Daha uzun kalamadığınız için üzüldüm. Ümit ederim en yakın zamanda bir cami gezisi gerçekleştiririz...'' (Ingrid)

"En fazla hoşuma seccade ve 99 ibadet taşı olan tesbihiniz gitti. Kur'an-ı Kerim'in bu şekilde enteresan süslü olduğunu bilmiyordum...'' (Raphael)

"Bütün Müslümanların aynı zamanda namaz kılmalarını çok enteresan buldum. Ramazan ayında güneş batımına kadar yemek yenmemesi de çok enteresan...'' (Sebastian)

Okulların kapanmasına yakın böyle bir ziyaretin meyvesi, otuz tane öğrencinin samimi duygularını anlattıkları mektuplar oldu. Tanışmakta acele etmekte fayda var. İslâmiyet'i güzel anlatan ve güzel temsil edenler bir an önce sahip oldukları güzellikleri sergilemezlerse, Müslümanlığın çehresini karartanlar çirkin tavırlarıyla öne çıkacak ve bütün Müslümanları zan altında bırakacaklardır.
Abdullah Aymaz


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

27/11/2008 | Kategori:Makale ve Yazilar | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Kalıcı Bağlantı

Kurdun yükünü çekmedikçe aslana binilmez

Doç. Dr. Hasan Çiftçi'nin "Şeyh Ebü'l-Hasan-i Harakânî (ra) I" isimli eserinde ibretli bir menkıbe anlatılmaktadır:

Mevcut işaretlere bakılırsa, Ebü'l-Hasan, tasavvuf çevrelerinde büyük bir şeyh, zamanın kutbu, gavsı ve mürşidi kabul edildiği halde, kendisine en yakın biri olan hanımı, ona inanmamakta, manevî mertebesini takdir etmemekte, misafirlerine iyi davranmamakta, onun hakkındaki bu kanaatini fırsat buldukça, önüne çıkan herkese anlatmaktan da geri durmamaktadır. Nitekim Muntahab-i Nûru'l-ulûm, Tezkiretu'l-evliyâ, Mesnevî ve diğer kaynaklarda yer alan aşağıdaki menkıbelerin özet şekilleri Şeyh'in hanımıyla ilgili söz konusu iddiaları ortaya koyar: "Şeyh Ebü'l-Hasan, dağa gitmişti. Onu ziyaret etmek için bir grup insan, tâ Horasan'dan gelmişti. Köyün kenarına varınca karşılarına bir yaşlı çıktı. 'Şeyh'in tekkesi nerededir?' diye sordular. 'Hangi Şeyh?' deyince, 'Ebü'l-Hasan' dediler. Yaşlı, 'Ey Müslümanlar, boşuna yorulmuşsunuz; zamanınıza yazık! O bir nekestir; fakat sır sâhibi olduğunu söyler; geri dönün çünkü onun işinin temeli yoktur.' dedi. Çok üzüldüler, geri dönmek istediler. İbni Sînâ da bu grubun içindeydi; 'Geldiğimize göre, görmeden geçmeyiz.' dedi. Tekkenin kapısına gittiler. Hanımı perdenin gerisinden seslendi. 'Kendisi burada değil, yabana gitmiş; eğer onun için gelmişseniz, bu yolculuğunuza yazık!' dedi. 'Sen onun nesisin?' diye sordular. 'Hanımıyım.' dedi. 'O, nasıl bir kimsedir?' dediler. 'Sır sahibi olduğunu iddia eden bir delidir.' dedi. 'Geri dönüp gidelim, onun hâlini en iyi hanımı bilir.' dediler. Ebû Ali-yi Sînâ, 'Onu görmedikçe geri dönmeyiz.' dedi. Sahranın yolunu sordular (gittiler). Aslana odun yükleyip gelen bir adam gördüler; yaklaşınca (odun taşıyanın) bir aslan olduğunu gördüler. Şeyh dedi: 'Selâmün aleyküm, Ebü'l-Hasan, halkın (hanımının) yükünü çekmedikçe, aslan da onun yükünü çekmez."

Aynı menkıbenin sonu Attar'ın Tezkiretu'l-Evliyası'nda şöyle anlatılıyor: "İbn-i Sînâ Şeyh'i görmek için sahraya gitti. Şeyh'in, aslana bir yük çalı yükleyerek geldiğini gördü. İbn-i Sînâ, kendinden geçti. 'Şeyhim, bu ne haldir?' diye sorunca 'Evet, biz böylesi bir kurdun (hanımın) yükünü çekmedikçe, böyle bir aslan da bizim yükümüzü çekmez.' dedi. Bu menkıbe ile ailevî geçimsizlikler konusunda hem erkeğe hem de kadına sabır dersi verilmektedir. Bir zamanlar büyük zatlar nefis terbiyesi için riyazat yapmış ve mağaralara çekilmişler. İşte her gün evindeki problemli eşine sabredenler de o riyazat yapan ve mağaralara çekilip nefislerini terbiye için gayret edenler gibidir. Hatta mukaddes bir işin ve hizmetin devamı, hatta müminlerin tesânüdünü sağlamca ayakta tutmak için, birbirinin cevrine tahammül edenler de aynı şekilde nefislerini terbiye edenler gibidir. Hatta daha da önemli bir mevkidedirler. Bütün bunlar birer imtihandır. Müminlerin diken batması nevinden cevir ve cefalarına tahammül etmeyenler, Allah korusun tesanüdü bozup zayıflayarak düşmanların ayakları altında zilletle inlemeye mahkûm edilebilirler. İşte koca Âlem-i İslam! Osmanlı'ya tahammül edemeyenlerin şu anda ne durumda olduklarına bakıp ibret almak gerekir...

Abdullah Aymaz
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

27/11/2008 | Kategori:Makale ve Yazilar | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Kalıcı Bağlantı

Nebevi Mizah ve Nükte

Bayram Ali ÇETİNKAYA

Nübüvvet göreviyle birlikte neşeli ve latif bir insan olan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v)¸ ciddî ve sorumluluk isteyen bir işle görevli olmasına rağmen¸ alışılmış dinî liderlerin aksine¸ arkadaşlığı ve dostluğu sıkıcı ve kasvetli değildi.

Nübüvvet göreviyle birlikte neşeli ve latif bir insan olan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v)¸ ciddî ve sorumluluk isteyen bir işle görevli olmasına rağmen¸ alışılmış dinî liderlerin aksine¸ arkadaşlığı ve dostluğu sıkıcı ve kasvetli değildi. Bilakiş tatlı¸ sevinçli ve neşeli olup¸ ashabıyla şakalaşır ve onlarla birlikte gülerdi.
Yaşlılarla Şakalaşan Peygamber
Sahâbenin anlattıklarını dikkate alırsak¸ Hz. Muhammed (s.a.v) şakalaşmak derecesine varan samîmî sözlerle onların içine karışır ve onlardan biri olurdu. Ancak Allah'ın Sevgilisi'nin şakaları ve latîfeleri doğru ve edep üzerine kuruluydu. Sahâbeden bazıları ona sormuştu: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bize şaka yapar mısın'" Rasûlullah¸ "Doğru sözden başkasını söylemem." buyurmuştur.1
En yakınında on yıl kadar kalan Enes'in bildirdiğine göre¸ "Yaşlı bir kadın Rasûlullah'a gelmiş ve Cennet'e gidebilmesi için ona dua etmesini istemiştir. Rasûlullah'ın "Hiçbir yaşlı kadın Cennet'e girmeyecektir!" demesi üzerine¸ kadın üzülerek ağlamaya başlar. Bunun üzerine Rasûlullah¸ ashabından kadına Cennet'e gireceğini¸ fakat genç bir kız olarak gireceğini söylemelerini ister."2
Enes'in başka bir olayla ilgili anlatımında "Bir defasında¸ birisi Rasûlullah'dan bir binek hayvan istemişti. Rasûlullah da¸ ona bir dişi deve yavrusu vereceğini söyledi. Adamın dişi deve yavrusunu ne yapacağını sorması üzerine Rasûlullah şöyle demiştir: Dişi deveden doğmayan bir deve var mıdır?". Yine Enes'in haber verdiğine göre¸ bir gün Rasûlullah ona¸ "Ey iki kulaklı" (çok yumuşak başlı anlamında) diye seslenmiştir."3
Çocuklara Latife Eden Devlet Başkanı
Aynı zamanda bir devlet başkanı olmasına rağmen Hz. Peygamber (s.a.v)¸ insanlarla o kadar iç içe olurdu ki¸ çocuklara bile latîfe etmekten kendini alamaz¸ böylece onlara yakın olduğunu hissettirirdi.
Onlar da Allah Rasûlü'nün bu şakalarından hoşlanır¸ bir anlamda karşılık verirdi. Bir gün Rasûlullah¸ küçük kuşunun ölümünden çok üzülen Enes'in küçük kardeşine sormuştur: "Ebû Ümeyr¸ nuheyr'e (küçük serçene) ne oldu?".4 Bu ifadeler de bize gösteriyor ki¸ Hz. Peygamber¸ hüzünlü anlarında insanları teskin edici latîfeler yaparak rahatlatırdı.
Yine Avf b. Mâlik'in anlattığına göre¸ Tebük seferinde küçük bir çadırda oturmakta olan Rasûlullah'a selam vererek gelmişti: "Rasûlullah¸ (Girin) diyerek cevap verdi. Ben de¸ "Her tarafım mı¸ ya Rasûlullah?" diye sordum. O da¸ "Tamamın" cevabını verdi ve içeri girdim".5
"Bu köleyi kim satın almak ister"
İnsanlarla karşılaştığında mütebessim tavrını sürekli muhafaza eden Allah'ın Sevgilisi¸ seviyeli ve kaliteli şaka ve nükte yapmaktan da kendisine yapılmasından da rahatsız olmaz; bilakis memnun olur¸ zevk alırdı. Bir gün kendisinin pek sevdiği saf gönüllü ve açık kalpli Zâhir adında birine¸ arkadan belli etmeden yaklaşıp kollarından tuttuğu gibi etrafa şöyle seslendi: "Bu köleyi kim satın almak ister?" Zâhir başını çevirdiğinde bunun Rasûlullah olduğunu görünce bundan memnun ve mesrur oldu ve: "Ey Allah'ın elçisi! Benim gibi basit ve değersiz birine kimse fiyat biçip para vermez" Bunun üzerine¸ Rasûlullah hemen şu mukâbelede bulunmuştur: "Fakat gerçekte senin değerin Allah katında büyüktür."
Sevgi ve Muhabbet İnsanı (s.a.v)¸ özellikle çocuklarla şakalaşırdı ki¸ bununla ilgili çok sayıda yaşanmış hadise mevcuttur. Peygamberimizin şakasına muhatap olmuş ve bununla gurur duyan bir sahâbe¸ daha sonra yaşlılık döneminde başından geçen olayı gurur ve övünçle anlatıyordu:
�Ben küçük bir çocuktum. Sıcak bir günde Rasûlullah¸ bizim eve ana babamı ziyaret etmek için gelmiş bulunuyordu. Serin su ile harâretini giderdi ve ağzında doldurduğu suyu dudakları arasında fışkırtıp benim bütün yüzümü sırılsıklam yaptı. İşte ben¸ yüzüme fışkırttığı bu su sayesindedir ki hiç ihtiyarlamamış bulunuyorum.'7
Peygamber'in (s.a.v) Parasıyla Ona Hediye Alan Sahabî
Hz. Peygamber (sav)¸ sadece çocuklarla ve yaşlılarla şakalaşmakla kalmamış¸ bazen çok saf ve iyi niyetli sahabîleriyle aralarında "fıkra" niteliğinde olaylar geçmiştir: Abdullah adında saf bir sahabî vardı. Kendisi bir gün pazardan veresiye bir takım eşyalar almış ve bunları Rasûlullah'a hediye etmek üzere getirip sunmuştu. Bunu yaparken de satıcıya¸ "Rasûlullah'ın da adına ve hesabına olmak üzere bunları satın aldığını" söylemişti. Sonradan bu satıcı alacağını takip için Rasûlullah'a müracaat ettiğinde Abdullah vurdumduymazlık içinde: "Ya Rasûlullah! Sana bir hediye sunmak istemiştim¸ fakat yanımda para yoktu�" Bu sâfiyane söz üzerine Rasûlullah¸ tebessüm etmiş ve satıcıya eşyanın bedelini ödemiştir.8
Bir peygamber olmasına rağmen Hz. Muhammed (s.a.v)'in¸ kendi takipçileriyle şakalaşmaktan büyük bir zevk ve haz aldığı görülmektedir. Aktaracağımız olayda da görüleceği gibi¸ çağdaş okuyucu için bu örnek olaylar¸ İslâm'ın Peygamberi'ni daha yakından tanımak için birer vesile niteliğindedir:
Ağrıyan Gözüyle
Hurma Yiyen Sahâbe
Nüktedân ve hazır cevap bir mizaca sahip¸ aynı zamanda İslâm'ın ilk çilekeşlerinden olan Suheyb-i Rûmî isimli sahâbî de Rasûlullah ile olan bir hatırasını şöyle anlatır: Allah Rasûlü'ne uğradığımda sofrasında ekmek ve hurma vardı. Bana: "Buyur ye." dedi. O sırada göz ağrısı çekiyordum. Hemen sofraya oturup yemeye başladım. Efendimiz bana takıldı ve "Hem gözün ağrıyor hem de hurma yiyorsun ha!" dedi. Ben de: "Ağrımayan tarafımla çiğniyorum ya Rasûlullah!" dedim. Bu cevabım üzerine Efendimiz azı dişleri görününceye kadar güldü.9
Kısaca insan ilişkilerinde ve değerler düzeyinde bakıldığında hiç kimsenin sözünü yarıda kesmeyen Allah Rasûlü¸ hoşuna gitmeyen söz10 ve latîfeyi duymamazlıktan gelir ve geçiştirirdi. Teşekkür eden biri çıkarsa¸ eğer gerçekten Hz. Peygamber onun bir işine yardımcı olmuşsa teşekkürünü büyük bir memnuniyetle kabul ederdi. Bulunduğu yerlerde herhangi bir konu ortaya atılırsa¸ ona katılır¸ görüşlerini söylerdi. Gülüşmeye de nezâketle dâhil olur¸ bizzat kendisi de latîfeli sözler söylerdi.11

Dipnot

  1. Afzalurrahman¸ Sîret Ansiklopedisi¸ çev: Komisyon¸ II. baskı¸ İstanbul 1996¸ I¸ 83.
  2. Tirmizî¸ Şemâilu'l-Muhammediyye¸ 122.
  3. Ebû Dâvûd¸ Sünen¸ Teveccül¸ 15; Afzalurrahman¸ Sîret Ansiklopedisi¸ I¸ 83.
  4. Buhârî¸ Sahîh¸ Cenâiz¸ 40.
  5. Afzalurrahman¸ age¸ I¸ 83-84.
  6. Ahmet b. Hanbel¸ Muvatta'¸ II¸ 161; Hamidullah¸ İslâm Peygamberi¸ çev: Salih Tuğ¸ Ankara 2003¸ II¸ 1079.
  7. Hamidullah¸ age¸ II¸ 1079 (naklen; Buhârî¸ 80¸ 31).
  8. Buhârî¸ Sahîh¸ 86¸ 5¸ 1; Hamidullah¸ age¸ II¸ 1079-1080.
  9. Ömer Çelik - Mustafa Öztürk - Murat Kaya¸ Üsve-i Hasene (Kullukta-Ahlâkta-Âdabda En Güzel İnsan)¸ İstanbul trz¸ 429.
  10. Bkz. Ebû Davud¸ Sünen¸ Edep¸ 128.
  11. umânî¸ Mevlânâ Şiblî¸ Son Peygamber Hz. Muhammed (Sîretü'n-Nebî)¸ çev: Yusuf Karaca¸ İstanbul 2005¸ II¸ 528.
EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

27/11/2008 | Kategori:Makale ve Yazilar | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Kalıcı Bağlantı

En Hayırlınız


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

27/11/2008 | Kategori:Mizah_Karikatur | Yorum (yok) | Yorum yaz! | Kalıcı Bağlantı

Ziyaretçi Defterini Oku Ziyaretçi Defterine Yaz

|1/31|Sonraki Sayfa>>