Afrika'da Açan Güller

Afrika'da Açan Güller
Burhan İSPİRLİ

İstanbul soğuk kış günlerinden birini yaşarken düştü yolumuz Tanzanya’ya. Gezinin üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen, hâlâ altı günlük seyahatin tesiri var üzerimde. Orada birçok güzellik gördük. Tabiatı, havası, denizi, tropikal meyveleri… Bütün bunlar Allah’ın o ülkeye bahşettiği güzelliklerden sadece birkaçı. Ama Anadolu insanının vesile olduğu güzellikleri binlerce kilometre ötede bu derece görebileceğimizi hiç tahmin etmemiştik. Bu güzellikleri görmekle kalmayıp âdeta iliklerimize kadar yaşadık. Mütevazı Anadolu insanının bu ülkede yaptıkları, birkaç kişinin hayatında gizlenmiş. O kahramanların vesile oldukları güzellikleri anlatmaktan oldukça uzak olan bu satırlar, onların hizmet anlayışını anlatan yola küçük bir işaret sayılmalı.

Birkaç masanın etrafında hâlelenmiş misafirler pürdikkat, konuşan bir şahsı dinliyor. Yorgunluğu gözlerinden belli olan bu kişi, dört gün önce vefat eden kardeşini -Erkan Ağabey’i- anlatıyor. Biz hem ağlıyor hem dinliyoruz. O anlattıkça hiç görüp tanımadığımız birini o kadar çok seviyoruz ki! Hadîslerde bahsi geçen, birini Allah için sevmenin böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Kimdi bu Erkan Ağabey? Adı sanı bilinmezken Türkiye’de haberlere neden birden konu olmuştu? Erkan Ağabey ne yapmıştı ki, altı gün boyunca burada tanıştığımız bütün öğretmenlerin ilk anlattığı, o idi. Yabancı bir ülkede cenaze namazını eski Cumhurbaşkanının kıldırdığı, arkasından Savunma Bakanının ağladığı ve cenazesi hınca hınç dolu olan bir kişi insanlara nasıl bu kadar tesir etmişti?
İki yıl önce, o da bizim gibi seyahat için gelmiştir buralara. Ve ilk gelişinde âşık olmuştur Tanzanya’ya. Çağın gönül insanının konuşmalarından aldığı ilhamla bu topraklara yerleşmeye karar verir. Ailesini ve sahip olduğu her şeyi beraberinde getirir. Öyle bir yerleşir ki, dönmeyi hiç düşünmez. Bir tek gâyesi vardır: Bu topraklarda bir Türk üniversitesi açmak. Bunu başarabilmek için ticarete devam eder.

Öyle bir aşkla yanar ki, insanlar da yanar onun ateşiyle. Samimi tavırları, mütebessim yüzü, hiç bitmeyen aksiyonu sayesinde tanıştığı herkes tarafından oldukça sevilir Erkan Ağabey. Tanzanya insanı zamanla kendilerinden biri olarak görmeye başlar onu. Beyaz insanla zeytin renkli insan zihinlerdeki menfilikleri unutarak kol kola gezmeye başlar Tanzanya sokaklarında.

Gelişinin sekizinci ayında, sevdası olan üniversitenin arsasına bakmak için giderken trafik kazası geçirir Erkan Ağabey. Bir süre hastanede yattıktan sonra, arkasından özü ve gözü yaşlı insanlar bırakarak gerçek hayata açar gözlerini. Kurduğu gönül sultanlığını o göçünce anlar herkes. Halktan ve devlet kademesinden oluşan mahşerî bir kalabalık son yolculuğunda yalnız bırakmamıştır bu yiğit insanı. Dualar, âminler fevç fevç yükselir Rahman’ın katına. Hayatını verdiği bu topraklar şimdi Erkan Ağabey’in nâşını bağrına basmış vaziyette. Vasiyeti gereği bu topraklara, Darüsselâm’daki Türk Lisesi’nin bahçesine, gömülmüş.

Sözü Erkan Ağabey’in ağabeyinden sonra, ortağı Murat Bey alıyor. İnançla konuşuyor. “Erkan Ağabey’in hayali inşallah yarım kalmayacak. Bayrağı biz devraldık.” diyor ve dua istiyor.
Bizle beraber Erkan Ağabey’in on iki yaşındaki oğlu da konuşulanları dinliyor. Ayrılırken yanına gidip teselli edici birkaç cümle söylüyorum. Söyledikleri karşısında, “Böyle bir babanın böyle bir evlâdı olur.” deyip susuyorum: “Neden üzülecekmişim ki, babam şehit oldu!”

Ertesi gün Erkan Ağabey’in kabrini ziyarete gidiyoruz. Okulun bahçesinde yalnız ama ulu bir çınar gibi duruyor. Mezarının başına çömelip onu düşünüyorum. Böyle bir hayata, kalbe ve imana hayran olmamak elde değil.
“Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra…
Arkadan gömleğini, kefenini soydular
“Aman kalkar!” deyip üstüne taşlar koydular.”
Mısralarda anlatılan o yiğitler çoktan üzerindeki taşları atarak, o karşı bayırdan kalkmış, hem maddî hem de mânevî âlemde kıtalar aşıyordu. Mânevî âleme göç etmiş o yiğitlerin Tanzanya’daki ismi Erkan Ağabey’di.

Sonra kafama bir soru takılıyor. Peki ya bundan sonrası? Erkan Ağabey’in vefatıyla bu hizmet yarışı burada bitecek mi? Tanzanya’nın sıcak havasında vakit akarken buluyorum aradığımı. Her tanıştığım öğretmenin yüzünde ve gönlünde görüyorum cevabı. Her birinin hikâyesi başlı başına bir destan. Birisi on bir senedir buralarda. Memleketini sorunca “Tanzanyalıyım!” diyecek kadar buralı olmuş, artık dönmeyi kafasından silmiş. Bir başkası, Tanzanyalı bir hanımla evlenmiş. Bu izdivacın meyvesi Orhan, çikolata teni ve siyah gözleriyle herkesin sevgisini kazanmış. Bir diğer öğretmenimiz ise, henüz yirmi bir yaşında. Mezun olur olmaz buralara gelmiş. Okulun bahçesinde bekçi kulübesinden bozma üç metrekarelik bir odada yatıp kalkıyor. Gecelerini dil ve kültürünü bilmediği bir memleketin ortasında yapayalnız geçiriyor. Ve daha anlatılacak nice hikâye...

“Hepsi geçerek bir çile mağarasından
Kardeş ve oğul, ana ve babayı
Baba ocağını, ata yurdunu
Gençlik bahçelerini
Atarak bir çırpıda bir yana
Yüreklerinde bir yurt özlemi duysalar da
Çölün kızgın taşlarını
Yapıştırarak gördükleri özlem hayallerine
Yürüdüler ve gittiler arkalarından”
(S. Karakoç, Hızır’la Kırk Saat)
Sezai Karakoç bu mısraları ilklerle beraber herhalde çağımızın kahramanlarını da düşünerek yazdı. Ve artık biliyorum ki, Erkan Ağabey’den kalan bayrak yere düşmemiş, başka ellerde nazlı nazlı dalgalanıyor

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !