Esir Aslan

ESİR ARSLAN

           Güneşin altın ışıkları zaman zaman bulutlar arasından süzülüp yerde siyah beyaz motifler oluşturuyordu. Ara sıra esen rüzgar zaten serin olan havayı daha da soğutuyordu. Esirler duvarın kenarına oturmuşlar o kaybolup görünen ışık parçalarından nasibine ne düşerse onunla ısınmaya çalışıyorlardı.

          İşte bir subay hasret gözyaşlarını içine akıtan bu esirlerin önünden geçiyordu. Esirler onu gördü  ve hepsi ayağa kalktı birden.  Rus Çarının dayısı Nikolo Nikoloviç’ti geçen...Zoraki de olsa bir saygı göstergesi için ayağa kalkmışlardı. Fakat esirlerden biri buğulu gözleriyle ufukları seyredi-yordu. İhtiyar subayın bütün esirler içinde bu umursamadan oturan adam dikkatini çekti. Geriye dönüp bir daha geçti esirler önünden. Fakat büyük bir derdi ruhunda taşıdığı her halinden belli olan  esirde hiçbir kımıldanma yoktu. O hâlâ ufukları seyrediyordu. Esirdeki umursamazlığa şaşıran Nikoloviç tam onun hizasına gelince durdu ve tercüman vasıtasıyla sordu: “Niçin ayağa kalkmı-yor, yoksa beni tanımıyor mu?“ esir gayet sakin cevap verdi: “Hayır tanıyorum. Ben bir islam alimiyim. Bir müslüman ise kâfirin karşısında hürmet için ayağa kalkmaz . onun için kalkmadım.” Nikoloviç öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Ve hiddetle yanındakilere emretti : “Derhal divan-ı harbe veril-sin.“ Diğer esirler koşarak bu yiğit kişinin yanına geldiler ve hemen özür dilemezse bu işin sonunun idam olduğunu söylediler. Hatta bir kaçı yalvardı Nikoloviç ‘ten özür dilemesi için. O ise zalimin zulmüne korkusuzca eğilmeyeceğini söyledi ve bu özür dileme tekliflerini reddetti. “Bana ahirete gitmek için pasaport gerekiyordu. Eğer öldürülür-sem cana minnet. İdamım ahirette ki dostlarıma kavuşmak için bir vesilem olur“ dedi. Esirler ne kadar uğraşsalar da ikna edemediler onu. Esir yerinden kalktı ve yanındaki arkadaşları ile beraber koğuşa doğru yürüyüp gözden kayboldu. Fakat giderken içinde hiçbir korku belirtisi yoktu. Sadece daha da heybet almış çehresinde ayağa kalkması için yapılan cüretli teklife karşı beliren öfke çizgileri tam silinmemişti.

          Diğer gün divan-ı harbe çıkartılan esir bir celsede idama mahkum edildi. Öbür gün kararın infaz edilmesi kararlaştırıldı. Esir sanık sandal-yesinde alınan karar için sanki seviniyomuş gibiydi. Dudaklarında tatlı bir tebessüm vardı. Belli ki terhis tezkeresini eline geçiren bir askerin sevinciydi bu. Esirler yine onun etrafını sarıp özür dilemesi için defalarca dil döktüler. Hatta biraz dini bilgisi olan bir ikisi ikna için bunun bir intihar olduğunu, Ammar bin Yasir’in başından geçen olayları hatır-lattı ama hiçbiri fayda vermedi. O Rus emperyasına karşı tek başına çekilmiş bir kılıcı simgeliyordu şimdi.

Geceyi tek başına bir hücrede geçirmişti.Bir müddet sonra  ayak sesleri duyuldu. Sesler yaklaştı yaklaştı ve tam kapının önünde durdu. Sonra büyük bir hışımla kapı açıldı. Askerler onu birazda itekleyerek hücreden dışarıya çıkardılar. Sabahın erken saatinde infazın olacağını bilen esirler hepside dışarıdaydı.

Askerler yerlerini aldılar . Esire son arzusu soruldu.“ İki rekat namaz “ dedi esir. Serbest bıraktılar onu. Dostlarından biri eski bir seccadeyi getirdi ve serdi yere. Esir şimdi bir arslanı hatırlatı-yordu. Namazdaki duruşu sonsuzluğa arzu ve iştiyakla yanıp kavrulduğunun en belirgin ifadesi idi. Namazını fazla uzatmadı. En son ellerini yücelere açıp dua etti. Kusurlarının, günahlarının bağışlanması için ALLAH (c.c) ‘a yalvardı. “ Sana geliyorum Rabbim “ diye noktalandı , yakarış.

Rus subayı namaz bitince tercüman vasıtası ile sordu. “Niçin ibadetini uzatmadın?” Esirin cevabı gayet sert ve netti: “Ölümden korktu namazını uzattı dersiniz diye. “Yeniden ellerini bağladılar. Yaftayı astılar boynuna. Duvar kenarına götürdüler. Gözlerini bağlamak istediler. “Hayır! dedi, ben dostlarıma baka baka ölmek istiyorum. “

          Askerler “Nişan vaziyeti al!“ komutuyla tüfekleri omuzlarına yerleştirip namlularını hedef-teki nur abidesine çevirdiler. Manga subayı elindeki kırbacı kaldırıp tam havaya kaldırıp ateş emri verecekti ki birden bir ses duyuldu. “Durun durun...“ Askeri binadan koşa koşa gelen bir taraftan “Durun“ diye bağıran bir kişi Çarın dayısı Nikolo Nikoloviç’ten başkası değildi. Nikoloviç’in sesini duyan manga subayı hemen askerlere “Dikkat! “ komutu vererek selama durdu. Nikoloviç infaz yerine gelince tekrar “durun “ dedi heyecanla. Sonra duvar kenarında ölüm anını sabırsızlıkla bekleyen korkusuz, cesaret abidesi zata doğru yaklaştı. “Fazilet odur ki düşmanlar dahi onu takdir etsin“ ata sözünün bir yansıması şeklinde şöyle dedi : “siz dininizin hatırı ve inandığınız değerler için bana tazimde bulunmadınız. Ben sizin bu asilce hareketinizden dolayı çok duygulandım. Sizi dava etmekten vazgeçi-yorum. Beni affediniz, efendim!” Esirler arasında bir sevinç tufanı oluştu. Hatta Rus askerlerinin bile infazın durdurulmasından mutlu oldukları yüzlerin-den okunuyordu.  Fakat bir kişi vardı ölüm tezke-resini kader kuşuna bir kez daha kaptırmış ve elinden kaçırmış biri... “ Esir arslan ! “

          Gelecek nesiller o arslanı cesaret yelelerin-den ışık, korkusuz kükreyişinden ümit, yüreğindeki ideal ateşinden âti meşalesini tutuşturacak kıvıl-cımlar devşirecekti....

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !