Fırsat Kaçırmamak

Fırsat Kaçırmamak
A. Haydar POLAT

İnsan, hayatın sıkıntısız olmasını ister. Ama bu kendiliğinden olmaz. İnsan, ancak bilmesi gerekenleri bilip, yapması gerekenleri yaptığı zaman buna ulaşabilir.

Kişi öncelikle şunu bilmelidir: Şu dünya sarayındaki bir insan hangi dine inanırsa inansın, ırkı ne olursa olsun esas itibariyle Hz. Âdem'in (as) torunudur. Atamız ortak olmasına rağmen, biz torunlar ve evlâtlar arasında inanç ve yaşama bakımından farklılıklar olacaktır. Bu, Allah'ın (cc) her bir insanı ayrı bir fert olarak yaratmasının ve onu kendi şartlarına göre imtihana tâbi tutmasının bir gereğidir. Bu bakımdan, Allah'ın (cc) değer verip insan olarak yarattığı bu şerefli varlık, kendi inanç ve kültürüyle kabul edilmelidir. Ancak o, yanlış yollara sapar ve fıtrata aykırı yaşamaya başlarsa, ona istikameti göstermek diğer insanlar için bir vazife hâline gelir. Ancak, onlar bu vazifeyi yerine getirirken sevgi, tatlı dil ve güler yüzle, onun aklına, mantığına hitap etmelidirler. Zîrâ tatlı dil ve güler yüzle muamele etme, Kur'ân'ın ifadesidir: “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitap edin. Olur ki aklını başına alır, yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâhâ, 44) .

Karşımızdaki küçük bir çocuk bile olsa, uygun bir hitap tarzıyla ona yaklaşılmadığı sürece, verilmek istenenin sıhhatli verilemeyeceği bir gerçektir. Ona iman ve inanç adına vereceğimiz şeyler, azarlamakla ve dövmekle verilemez. Muhatabımız bebek bile olsa, kâinatta cereyan eden teennî (düşüne düşüne iş yapma) sırrıyla hareket etmemiz gerekir. En azından kendi çocuklarımıza iman ve inancın güzellikleri anlatılmadan, tarihî değerlerimiz ve kültürümüz sevdirilmeden, meleklerle yarıştırılacak güzel bir ahlâk verilmeden sağlıklı bir nesil meydana gelmesi mümkün müdür?

“Allah'ın kullarına, Allah'ı sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.” mesajı dünya ve ahirette mutlu ve huzurlu olmanın yolunu göstermektedir. Kavgasız, gürültüsüz, emniyet içinde yaşamanın yolu da sevgiden, güzel görmekten, tatlı dilli ve güler yüzlü olmaktan geçer. İnsanın bilmesi gereken diğer bir husus da şudur: Akıl insana, Allah’a inanmak, itaat etmek, O’nun emir ve yasaklarına saygılı davranmak, aynı zamanda huzur ve emniyeti tesis etmek ve dengeli yaşamak için verilmiştir. Tebliğ ve temsili iyi yaparsak, eksiği kusuru olanlar, bunları tashih ederler. İnanan insan, kendisine bakıldığı zaman Allah'ı hatırlatmalıdır. Mü’min öyle olmalıdır ki, tanındıkça daha çok sevilmelidir. Sevilmeyenler kendilerini ciddi bir kontrolden geçirmelidirler. Din (İslâm) Allah için yaşanırsa emniyet ve itimat artar. “İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman, (hem Allah, hem de mahlûkları nezdinde) sevimli kılacaktır.” (Meryem, 96) . Bir mü'min diğer mü'minlerin güzelliklerini görür, onlarla iftihar ederse, vicdanen itminan ve huzur içinde olur.

Bilmemiz gereken diğer bir husus ise şudur: Tek başına bir insan cevher olsa, nur olsa, değeri zâtîdir. Sadece kendini ve yakınlarını aydınlatır. O nur, kolektif, şahs-ı mânevî olarak temsil edilirse geniş dairede istifadeye, Allah'ın rahmetinin celbine vesile olur. Kâinatta her şeyi Allah (cc) hesabına değerlendirdiğimiz zaman, hiçbir şeyin değersiz, lüzumsuz ve hikmetsiz olmadığını görürüz. Her şeyi hikmetle yaratan, canlı-cansız bütün varlıklara birçok mükellefiyet yükleyen Allah (cc), insanı başıboş bırakmamıştır.

Dağların bile yüklenmekten çekindiği ağır bir sorumluluğumuz var. Bu mesuliyetin şuuruyla hareket eden insan, imanın zevkini, kulluğun huzurunu tadar. Pusulasını kaybedip yönünü tayin edemeyen, hedefini bulamayan insanlar, kâinatta olup biten hâdiselerin sırrını çözemez, mânâsını kavrayamaz.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !