Hurmadan Balık Diline Damak Tadıyla İmtihan

Dr. Nihal Şahin Utku

Bağdat sıcağında buzlarla serinletilmiş Abbasî vezirinin görkemli köşkü, şehrin ileri gelenlerinden oluşan kalabalık bir grubu ağırlıyor. Hem şahsi meselelerini idarenin en tepesine iletebilecekleri, hem de başkentin kaymak tabakası ile sosyalleşebilecekleri bu geceyi uzunca bir süredir iple çeken misafirler oldukça dakik. Heyecanları da, sokakta besledikleri vücut terleri gibi, evin serin atmosferinde elbiselerine yapışmış.

Köşkün avludaki havuzlu bahçesine bakan selamlığında kısa ve özel sohbetlerle geçen dakikaların ardından, Farisî, Nübyeli ve Hintli hizmetli ve kölelerin eşliğinde yemek salonuna geçiyor misafirler. Büyük salonun ortasına, bir uçtan diğerine dizilmiş sıra sıra yayvan sinilerden devasa bir sofra hazırlanmış. Her bir misafirin önüne gelecek şekilde yerleştirilmiş geniş tabaklara, nar, incir, hurma, kayısı, Hint zeytini, fıstık ve gülsuyu ile yıkanmış şeker kamışı yığılmış adeta; her bir sininin ortasına da Belh'ten ithal ayvalar, Şam'dan gelmiş elmalar ve iri şeftalilerden oluşan ayrı bir meyve sepeti yerleştirilmiş.

İhtimamla kurulmuş sofranın tek eksiği misafirler. Huzura getirilen leğenlerde eller yıkanıyor önce; ardından makam ve mevkilerine uygun yerlere buyur ediliyor seçkin davetliler. Bambu çubuklarından yapılmış kapağının, Mısır keteniyle örtüldüğü koca bir kâseden sunulan sıcak çorbalarla yapılıyor açılış. İki saat boyunca getirilen sıcak ve soğuk türlü türlü yemekler, şerbetli suya, menekşe, muz, gül ya da karadut özleriyle koku ve lezzet katılmış içeceklerle uğurlanıyor midelere.

Kabul salonunun muhtelif köşelerine yerleştirilmiş mangallar üzerine serpilmiş mis gibi kokuların hoş bir rayiha kattığı salonda uzun uzun sohbetler yapılıyor; bir yandan özel meselelerin ilgili mercilere iletileceği sözler alınırken, diğer yandan yeni iş bağlantıları kuruluyor. Borçlar bulunup, yapılan hizmetlerin bedelleri ödeniyor.

Büyük bir medeni inkişafın kaydedildiği imparatorluk topraklarında geniş kitlelerce benimsenmiş olan toplumsal adap ve nezaket kuralları zirvelerde yarışıyor bu ihtişamlı sofrada. Küçük tutulan lokmalar yavaş yavaş öğütülürken ağızlarda, dudakların parmaklara bulaşan yemek artıklarıyla nasiplenmemesine özen gösteriliyor. Sarımsak ve soğanın uğramadığı sofrada, kürdanlar umumun gözünden uzakta kullanılmak üzere, gizlice sokuluyor entari ceplerine.

Uzun sohbetler eşliğinde süren ziyafet hitam bulurken, bitişikteki odada hizmetlilerin döktüğü ibriklerden usulca akıtılan suyla yıkanıyor eller. Mısır keteni örtülerde kurulanıyor suyla buluşmuş âzalar. Özel hizmetlilerin ellerinde bekleşen gülsuyu şişeleriyle, nemini yitirmiş ciltler tazeleniyor.

Ziyafetten arta kalanlarla, yalnızca köşkün hizmetlileri beslenmiyor; devletli vezirin arka kapısını kollayan fukara ve avlunun bahçesinde gezinen ve uçuşan tavuk, tavus kuşu, güvercin ve sâir kuşlar da nasipleniyor.

Vezir misafirlerini uğurlarken; hummalı bir telaşın yaşandığı mutfak dışında köşk sessizliğe bürünüyor. Ve sofranın ihtişamı, yemeklerin lezzeti, konukların iştahı, geceyle birlikte karanlığa çekiliyor...

Karanlık, bu ziyafetten yaklaşık üç yüzyıl önce, Âmine'nin kainata bıraktığı "sonsuz hayır", yüce varlık Fahr-i Kainat'ın hâne-i saadetlerinde aydınlanıyor. Sanki Medine'nin tüm sıcak ve hararetini emmiş bu hane, bir ışık demetine bürünmüş; ziyasıyla bir ders anlatıyor insanlığa. Tüm gözler, vücudunun yalnızca alt kısmını örten bir elbise içinde evinde istirahate çekilmiş insanlığın efendisinin odasındaki eşyaya kilitleniyor: Basit bir yatak, ceviz lifleriyle doldurulmuş bir yastık, odanın bir köşesine yığılmış bir miktar arpa, yere serilmiş bir hayvan derisi ve yatağın yanıbaşında duran bir su kırbası. Sarsan ve titreten bir sadelik hükmediyor bütün çağlara. Peygamber silüetinin yanında, imanıyla küfrü savurmuş heybetli Hattab oğlu Ömer duruyor. Koyverdiği gözyaşlarına sığınarak sesleniyor Rahmet Peygamberine:

"Bizans'ın Kayser'i, Fars'ın Kisrâ'sı debdebe içinde yaşarken, sen yatağın liflerinin vücuduna iz vurduğu seçilmiş yüce insan, bütün eşyanla bu ufacık evde yaşıyorsun."

Güneş, Medine'nin tüm ışığını şehirden çekip, Nebî'nin odasından uzanıyor insanlığa:

"Ey İbni Hattab! Bilmez misin ki onlar bu dünyayı, biz ise ahireti seçmişiz."

Sıradan bir kul gibi yiyen, sıradan bir kul gibi oturan bir medeniyet önderinin bu sözleriyle, kendinden sonra gelecek tüm toplum liderleri için ciddi bir nefis imtihanı hükmünü taşıyan bir mesaj akıyor tüm insanlığa.

Allah Rasulü'nün tüm inananları yakından ilgilendiren yaşama tecrübesi, asırlardan süzülüp bir model olarak bugünlere ulaşıyor. Ancak Peygamber'le aramıza giren asırlar, her konuda olduğu gibi, O'nun yemek alışkanlıklarını idrakte önümüze ciddi engeller koyuyor. Mısır'dan ithal edilmesi nedeniyle buğday ununun piyasada kıt olduğunu hesap etmeksizin Peygamber'in buğday ekmeği tüketmemesinin tek başına kutsanmaması gerekiyor. Kuraklık ile açlığın el ele gezdiği kıtlık dönemlerinde akrep ve çekirgenin dahi pazarda alıcı bulduğu, avlanabildiği ölçüde tavşan, yılan, kertenkele ve tarla faresinin göçebe Bedevi'nin yegâne et kaynağı olduğu Arabistan Yarımadası'nın şartlarını hesaba katmadan, Peygamber'in süt, deve eti ve hurma ile yetindiği günlerin yerli yerine oturtulması icap ediyor. Diğer yandan günde iki öğünden fazla yememiş olmasının, kimi zaman açlığını yatıştırmak için karnına taş bağlamasının, ısrarla kendini ve ailesini asgari düzeyde bir geçimliliğe bağladığı ve bunu tüm Müslümanlara da tavsiye ettiği şeklinde anlaşılmaması gerekiyor. Toplumun en zengininin evinde dahi pişen yemek çeşidinin un, süt, hurma ve yağdan oluşan dört temel malzeme ile sınırlı olduğu bir toplumda, insanlığın efendisinin yemek alışkanlıklarının toplumun bütünlüğü içinde değerlendirilmesi büyük önem arzediyor.

Bu anlamda asırlardan sıyrılarak bugüne akan Peygamber mesajının iyi tahlil edilmesi, giderek yükselen ve zenginleşen bir toplumun dini ve dünyevi lideri olan Allah Rasûlü'nün aşırı yemek ve israf ile ilgili ortaya koyduğu net tavrın, Hz. Ömer'e verdiği tepkiden de anlaşılması gerektiği üzere, sadece imkânsızlıkların bir sonucu olarak anlamaktan da ısrarla kaçınmak gerekiyor.

Zira Yüce Peygamber Hz. Muhammed (sav) nezdinde yemek tüketimi, nefis ile mücadelenin neredeyse başlangıcı sayılıyor. Helal olan yemekten uzak durmanın bir ibadet şekli olduğu İslâm anlayışında oruç dışında da yemeğe karşı belli bir mesafe öneriliyor. "Ahiretten alacağı payı olmayanların" talip olması isteniyor, leziz dünya nimetlerine. Gün yemek vakitlerine göre tanzim edilmiyor; hayat bitmez tükenmez arzuları olan midenin emrine hasredilmiyor. Yeme konusundaki alışkanlıkları değiştirme yönünde önemli bir çağrı yapılıyor Rahmet Peygamberi'nin şu hükmüyle insanlığa: "Midenin dopdolu olmasından sakının. Çünkü o, namaza karşı tembellik verir; vücudu bozar ve hastalığa sebep olur. Yiyecekleriniz konusunda orta yoldan ayrılmayın. Zira bu, israftan uzaktır ve vücut için daha sıhhidir".

Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber'in vefatını müteakip, bir taraftan artan ticaret hacmi ve zenginliğin yerel pazarlara taşıdığı meyve, sebze ve baharatın çeşitliliği, diğer taraftan da fethedilen topraklardan ithal edilen mutfak kültürleri sayesinde, Arap ağız tadında ciddi bir değişim yaşanmıştır. Et suyuna ekmek doğranarak hazırlanan ve Allah Rasûlü'nün en sevdiği yemek olan "serd", "içinde olmadığı evin aç sayıldığı" hurma, yağ ve un bulamacından yapılan "asîde" gibi Arap mutfağının temelini oluşturan tatlar yavaş yavaş sofralardan çekilmiş; akşam namazını müteakip kurulan vezir sofrasında misafirlere sunulan çeşitlerin önemli bir kısmının, Bağdat'ın ortalama bir sâkininin de evine girebileceği bir refah düzeyine ulaşılmıştır.

Ancak bu refah düzeyi, birkaç hurmayı bir öğün telakki eden Peygamber'in sade yemek anlayışı ile, kardeşi İbrahim tarafından Abbasî halifesi Harun Reşid adına verilen ziyafette sofraya konan ve 150 balığın feda edilerek hazırlandığı balık dilinden mamul, bin dirhemlik bir tabak soğuk meze arasındaki uçurumu açıklama konusunda da oldukça yetersiz kalmaktadır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !