Kısa Kısa

EN MÜHİM MESELE HİDAYETTİR

 

Rasülullah Sallalahü Aleyhi Vesellem (Hz Ali’ye hitaben) şöyle buyurmuştur:

“(Ya Ali) tek bir kişinin senin irşadınla Müslüman olması; iyi bil   ki sana kızıl develer bahş edilmesin-den (seninde onları yoksulllara tasadduk etmen-den) daha hayırlıdır.”

                          ( el-lü’lüü vel-mercan, no:1557)

          Gerek yüce ALLAH’ın rızasını kazanmak, gerekse insanların sürekli huzuru te’min etmeleri itibariyle en mühim mesele hidayet meselesidir. Bunun içindir ki, günde kırk def’a  Fatiha-i şerife de yüce mevlâ’ dan hakiki hidayeti  talep ediyoruz. Bu hidasat meselesi çok geniştir. Biz burada kısaca temas edeceğiz.

1. Zikredilen hadisi şerife  benzer pek çok  hadisler vardır ki  en mühim ve en değerli  mes’ele nin  hidayet meselesi, yani  hakkı bulma, O’nu kabul etme, O’na sımsıkı sarılma ve sırat-ı mustâkim de sebat etme  meselesi olduğunu açık-ça ifade etmektedir.

2. Bu hadis-i  şerifi en makbul say-ü gayre-tin, en faziletli hizmetin  ve en sevimli meşgalenin  bir başkasının hidayetine vesile olmak, hakkı bulup, hakta sebat etmesine yardımcı olmak ve hayatını ve hayatını hidayet ve iman nuru iman nuru ile aydınlatmasına vasıta olmak olduğunu anlatıyor.

3.                 Bu hadîs-i şerife göre; gerek dünyada gerekse ahîrette, alâ külli hâl en revaçta olup daima geçerli olan husus hidayete erme ve birisinin hidayetine vesile olma hizmetidir.

4.                 Binlerce peygamberin, peygamberlik va-zifesi ile ortaya çıkar çıkmaz insanları dalalet ve küfür  bataklığından iman ve İslam ufkuna çıkar-mak için onları hidayetle işe başlamaları ve onları ısrarla hidayete çağırmaları, hidayetin en lüzumlu ve kaçınılmaz bir mesele olduğunun açık bir delili olduğunu gibi  milyonlarca asfiya ve milyarlarca evliyanın aynı şekilde hareket ederek başkalarının kayan ayaklarının sabitleşmesine, yumulan kalp-lerinin doğrulmasına çalışmaları, gerektiğinde eza ve cefalara sebat ve tahammül göstermeleri, hatta şehit olamaya kadar, her türlü fedakârlığı göze almaları, hidayet meselesinin ne kadar ciddi oldu-ğunu gösteren apaçık  şahitlerdir.

Evet, hidayet beşer için son derece lüzumlu ve zaruridir. Ve beşerin   en fazla muhtaç  olduğu mesele hidayet mes’elesidir.

 ONUN İÇİN ÇOK ŞEY FARK EDECEK

 

          Şair ve bilim adamı Lauren Iseley, bir gün sahilde yürüyüş yapıyormuş. Uzakta dans eder gibi hareketler yapan bir adam dikkatini çekmiş. Merak edip hızlı hızlı ona doğru yürümüş. Yaklaşınca bir gencin yerden bir şey alıp denize attığını, sonra bir kaç adım atıp aynı hareketi sürekli tekrarladığını görmüş. Biraz daha yaklaşıp genci selamlamış ve aralarında şu konuşma geçmiş.

-          Ne yapıyorsun böyle?

-          Okyanusa deniz yıldızı atıyorum.

-          Deniz yıldızı mı?

-   Evet ... Güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam az sonra ölecekler.

-   Ama görüyorsun ki, kilometrelerce  sahil var ve baştan aşağı denizyıldızı ile dolu. Ne  fark edecek?

-  Genç adam eğilerek  yerden bir deniz yıldızı daha almış, denize fırlatırken “bakın” demiş “onu için farketti!”

-   LaureI Isaley ,geri döndüğünde gördük-lerini bir türlü zihninden  atamamış .Anlamış ki bu genç sadece bir gözlemci  olmayı ,olup biteni izlemeyi değil,  “ân’ı” yakalamayı. aktif olarak  bir fayda sağlamayı seçmiş.

-   Yepyeni bir bilinçle uyanmış sabahleyin. Sahile inmiş, genci  bulmuş ve saatlerce onunla okyanusa denizyıldızı  atmış.

Gerçek güç ve mutluluk, kalbin eylemi ile ortaya çıkar.

Kalpler kanatlansın! “An”yakalansın!Hayatın gerçek değerini bilenler,haydi koşun sahile!!!

İSLAM VE İNSANLIK

 

Bir gün bir sahâbî, Allah Resûlü’nün huzu-runa gelerek cahiliyeye ait bir canavarlığı şöyle dile getirmişti: “Ya Resûlallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine ‘bunu giydir, dayısına götüreceğim’ dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerpâresi, evladı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak ve selâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti). Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: ‘Babacığım üzerin tozlandı’ deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.”

Adam bunu anlatırken ALLAH Resûlü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: “Be adam Resûlullah’ı, hüzün içinde bıraktın!” deyince, Efendimiz, adama: “Bir daha anlat” dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. İki Cihan Serveri’nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. ALLAH Resûlü hâdiseyi tekrar ettirmekle sanki şunu anlatmak istiyordu: “İşte siz İslâm’dan evvel böyleydiniz. Tekrar tekrar anlattırdım ki, İslâm’ın size kazandırdığı insanlığı bir kere daha hatırlamış olasınız!”

CİHAD HER MÜ’MİNİN VAZİFESİDİR

 

Dünya hayatında herkese düşen bir vazife vardır; hiçbir şeyin kararında kalmadığı, servetlerin payimal olup cennetlerin harabeye döndüğü ve in-sanlara ötede ancak buradan gönderdiklerinin fay-da vereceği şu dünyada herkes, kendi durumuna göre bir şey yapacak ve bu örfaneye iştirak ede-cektir. Zira kat’iyyen bilinmelidir ki, ölümle herke-sin amel defteri kapanacak ve herkes yaptığıyla karşı karşıya kalacak, ancak dinine, milletine, ırzına, namusuna ve korunması gereken her şeye zarar gelmesin diye kendini ALLAH yoluna adayan-ların; hayatı gerçek hayat içinde yaşayıp, Hz. Muhammed’siz (sav) bir dünyaya lânet okuyan ve her şeyleriyle yüce İslâm da’vasına sarılanların defterleri asla kapanmayacaktır.

Bu konuda Fahr-i kâinat Efendimiz, şöyle buyuruyor:

“Kişinin kendisini bir gece ALLAH’a adaması, gündüzünde oruç tutulan, gecesinde de ibadet edilen bin günden daha hayırlıdır. ”Bir tarafta bin gün oruç tutacak ve bin geceyi ihya edecek, beri tarafta ise, memleketin çeşitli boşluklarından istifa-de ile sızmak isteyen düşman karşısında uyanık bir nöbetçi olarak silah omuzda bekleyeceksiniz. İşte bu, öncekinden daha hayırlı bir ameldir ve ALLAH katında daha makbuldür.

Bir kısım mü’minler, cihad vazifelerini doğru-dan doğruya ve fiilen yüklenip yaparlar ve neticede yukarıdan beri arzettiğimiz fazilete ererler. Bir kı-sım insanlar da vardır ki, onların bu işe fiilen sahip çıkmaları söz konusu değildir. Fakat onlar da, yap-tıklarının karşılığını Cenâb-ı Hakk’ın bir lûtfu olarak diğerleri ölçüsünde alacaklardır. Yani, imana ve Kur’ân’a hizmet istikametinde sırtına bir kerpiç alıp taşıyan insanın sa’yi heba olmayacaktır. Bu uğurda önüne tomar tomar kâğıt yığıp da İslâmî müessese yapacağım diye yazıp çizen mühendisin kaleminden damlıyan mürekkep, şehidin kanıyla muvazene edi-lecek kadar kıymet ve değer kazanacaktır. Kale-miyle cihada iştirak eden yazarın durumu da aynıdır. Öyle ise herkes, bu örfaneye Rabbin kendi-sine bahşettiği imkânlarla iştirak edecek ve netice-de herkes, aynı sevaba ortak olacaktır.

Mü’min, ALLAH yolunda hayatını, zevkini, rahatını ve gençliğini feda ederken, bunların heder olmadığı, fenaya gitmediği kanaat ve düşüncesini taşıyacak ve öbür aleme gittiğinde de hiç bir şeyin zayî olmadığını bizzat görecektir. Her şeyi koruyan, muhafaza eden Hz. ALLAH, onun verip feda ettiklerini de korumaktadır: Eğer Cennet’te secde söz konusu ise, mü’min bu lütuf ve ihsanlar karşı-sında secdeye kapanır ve Cennet’te başını secde-den kaldırmak istemezdi. Öyle zannediyorum ki, bu secdeden alınan zevk, diğer cennet nimetle-rinden alınan zevkten aşağı da olamazdı..

Bilhassa günümüzde, cihadın terke uğraması gözönünde bulundurulacak olursa, cüz’i-küllî bu işe iştirak edenlerin mutlaka cihad sevabından hissele-rini alıp payidar olacaklarına yakînimiz vardır. Ve kat’i kanaatımız odur ki, Cenab-ı Hakk bizi bu yakî-nimizde yalancı çıkarmayacaktır.

 BATILI  ANNENİN  KADERİ  BU  MU  ?

 

Tıp tahsiline başladığım günden bu yana, insan uzviyatındaki değişiklikleri, ve uzuvlarda eskiyen veya ölen dokular yerine yeni yeni doku-ların inşa edilişinin, sırf maddi yönlerini izah eden  ve açıklayan temel prensiplerini öğrenmiştim. Dokuların birçoğunu mikroskop altında incele-dim. Vücudun çabucak iyileşmesi ve yarayı sarması için ona yardımcı bütün şartları tetkik ettim. Mükemmel ahenk karşısında kendimden geçtim. Yarayı kendi haline bırakmak, beklenen neticenin meydana gelmesi için tıbbi imkanları hazırlamak,  maddi şartları ayarlamak kâfi görünüyordu...  Fakat hari-kulade bir süratle, sihirli bir iyileşme ancak ümitle, hayata kuvvetli bağlılıkla mümkün oluyordu...

“Cerrah olarak çalışırken günün birinde yet-mişini aşkın bir nine geldi, bel kemiklerinin çok ağrıdığından ve kırılmış olma ihtimalinden şikayet ediyordu.

Bir süre hastayı kontrol altına alıp tedavi ettikten sonra ara ara filmlerini çekip incelemeye koyuldum. Ve şaşırtıcı bir süratle iyileşmekte oldu-ğunu gördüm.

Çok geçmeden onun yanına varıp hayret dolu bir şaşkınlıkla Tıp tarihinde eşi görülmemiş bir çabuklukla iyileştiğini kendisine müjde verdim. Bunun üzerine yaşlı kadın, tekerlekli sandalyenin üzerine binerek hareket etme imkânına sahip oldu.

Daha sonrada koltuk değneğine dayanarak yürü-meye başladı. Mesai arkadaşlarımla birlikte bu harika iyileşme karşısında hastanın taburcu edile-bileceği ve hastanede tedavi görmesine lüzum kal-madığına karar verildi.

Hastanedeki rahat ve emniyet onu hayata bağlıyor Ve yaşama sevinci veriyordu. Ümitle dop-dolu oluşu hastanın iyileşmesine Ve çok kısa zamanda şifa bulmasına sebep oluyordu. Süratle hastalık ondan kalkmış ve kırılan kemik kayna-mıştı.

Ertesi sabah Pazar olduğu için kızı, mu’tad olarak annesini ziyarete gelmişti. Öbür güne tabur-cu edileceğini, koltuk değnekleri ile yürüyebileceği kendisine anlatıldı. Kızı, annesini bir kenara çeke-rek; kocasıyla karar verdiklerini kendisini huzur evlerinden birisine yatıracaklarını, Çünkü kendisine evde bakma imkanına sahip bulunmadıklarını bildirmişti.

Ziyaretçilerin dağılmasından bir saat ya geçmiş ya geçmemişti ki, hemşireler tarafından çabucak çağrıldım. İhtiyar kadıncağızın çok büyük bir kriz geçirdiğine şahit oldum. Başına vardığımda gördüğüm şey gerçekten dehşet vericiydi. Kadın son anlarını yaşıyordu. Anladım ki hasta kemikleri-nin kırılmasından değil de, kırılan kalbinin tesirin-den yıkılmıştı. Elden gelen bütün imkânlar kulla-nıldı, krizin giderilmesi için Her türlü çareye başvu-ruldu. Ama bütün çabalamalar boşa gitmişti.

Ne var ki artık aldığı vitaminler, takviye edici ilaçlar Onun kırılan kalbini bir türlü tedavi edeme-mişti.

Ne yazık ki şimdi kırılmış olan kalbi, onun kaynamış olan kemiklerine rağmen yaşamasına müsaade etmiyordu.Ve kadıncağız birkaç saat son-ra ruhunu teslim etti.

Bu hazin son batılı annenin kaderi idi....

 Prof. Dr. Paul Ernest Adolphe

 AHİRZAMAN

 

Peygamberimizin: “Nasıl olacak haliniz? O gün kadınların baş kaldırdığı, sereserpe, açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, kötülüklerin her tarafa yayıldığı ve hakkı ifadenin terk edildiği gün?           Sözleri karşısında sahabe dehşete düştü; zira akılları böyle bir şeyi kabul edemiyordu. Onlar tek bir mü’min dahi kalsa, bir cemiyette bu kabil kötülüklerin yaygınlaşmayacağına inanıyorlardı. Bu yüzden sözlerin tesiri, üzerlerinde bir şaşkınlık meydana getirmişti. Bundan dolayı da hemen sormuşlardı :

          “Bunlar olacak mı ki Ya Resûlallah?

Bunu hem şaşkınlık içinde hem de istifsar mahiyetinde soruyorlardı.

Ve ALLAH Resûlü  (sav):

“Nefsim kudret elinde olan ALLAH‘a yemin ederim ki, daha şiddetlisi olacak “ buyurunca, etra-fa bir garip hava çökmüş ve bakışlar bulanmıştı. Nihayet dehşet içinde:

“Bundan daha şiddetlisi nedir Ya Rasûlallah?” diyebilmişlerdi.

Bunun üzerine insanlığın İftihar Tablosu:

“Bütün kötülükleri iyi ve bütün iyilikleri kötü gördüğünüz gün haliniz nice olacak bir bilseniz!“ buyurdular. Biz hadisin bu bölümünden, günü-müzde ki umumi duruma işaret etmesi yönüyle bir kesit alalım:

Evet Hadis-i Şerif, bir gün her şey tersine dönüp değerlerin alt üst olacağına, iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın teşvik edileceğine, terör anarşi revaç bulacağına, iman ve Kur’ânın aşağılanacağına, ALLAH‘a inananlar hor ve hakir görüleceğine, bir çok kötülüğün bizzat devletler tarafından kanunlarla korunmaya alınacağına, dine ait hakikatler gericilik addedileceğine işaret etmek-tedir. İşte değerlerin alt üst olması budur. Çağın insanı bunu misliyle yaşadı ve öyle görülüyor ki daha bir süre yaşayacak. Evet tebliğe ait vazife yapılmayınca izzet, şeref ve haysiyetin yerini zillet ve hakaretin alacağı muhakkaktır.

Fıtrat kanunları çiğnenirse, bunların neticele-rine de katlanmak gerekir! Bu hep böyle olmuştur, akl-ı selim sahibi kimselerin başka şey beklemeleri de düşünülemez. Bu yüzden bunları vicdanına sığ-dıramayan sahabe tekrar hayretle sorar :

- Bu da  olacak mı Ya Rasûlallah? Yani iyi-likler men edilip kötülükler emredilecek mi?

-   Daha şiddetlisi bile olacak !

- Bundan daha şiddetliside nedir, ey ALLAH’ın Rasûlü?

-  Münkerat karşısında susup ve bizzat onu teşvik ettiğiniz gün haliniz ne olacak!

Yani çoluk-çocuğunuzu akıntıya saldığınız, onları başıboş bıraktığınız, hatta onlara halinizle, dilinizle, davranışlarınızla kötülüğü emrettiğiniz zaman. Daha da kötüsü neslinize ALLAH‘ı unuttur-duğunuz ve Peygamberi gönüllerden sildiğiniz gün haliniz içler acısı demektir. Artık sahabede hayret ve şaşkınlık son haddine varmış, dizlerde derman kalmamış, göğüsler daralıp, nefesler tıkanmaya başlamıştı ki, dermansız, bitkin ve titrek bir sesle:

 

Bu da mı olacak Ya Rasûlallah ?

Evet. hatta ondan daha şiddetlisi olacaktır.

Ve tam bu esnada ALLAH Rasûlu (sav), ALLAH‘a kasem ederek O‘ ndan şu sözü nakletti:    “Celalime yemin olsun ki bu duruma gelmiş bir cemiyetin içine çağlayanlar gibi fitneleri salıve-receğim.” ALLAH Rasûlü (sav), bu önemli mükelle-fiyetin idrak edilmediği takdirde, bunun istikbalde ümmete nelere mal olacağını, mucizane bir şekilde dile getiriyordu ki, aslında bizde böyle bir mükelle-fiyet altında bulunmaktayız. Kalbimizin en hassas yerinde, üç asırdır devam ede gelen bir vebalin ağrı ve sızısı var. Şüphesiz bu ağrı ve sızılarımızı dindi-recek olan tek çarede, nebilere ait bu vazifenin hep birlikte ümmetçe idrak edilmesi ve yapılmasıdır.

 KUDSİLERE ÖVGÜ

 

Bir gün  Efendimiz, Ebu Zerr-i Gıfari (R.A.)'e buyurdular ki:"Ya Eba Zerr ALLAH güzeldir, güzeli sever. Benim niçin gamlandığımı, ne düşündüğümü ve neyi özlediğimi biliyor musunuz, ya Eba Zerr?"

Oradakiler:"Bilmiyoruz ya Resulallah, Gamını ve düşünceni bize haber ver" dediler

Resulullah (a.s) bir "Aaah!" dedi:

"İştiyakım benden sonraki ihvanıma kavuş-mak içindir. Onların durumları enbiyaların durumla-rı gibidir. Onlar şühedalann menzilesindedirler. Babalarından, ve kardeşlerinden sadece ALLAHÛ Teala'nın rızasını kazanmak için ayrı düşerler. Malı ALLAH için terk ederler. Nefislerini tevazu ile hor hakir ederler. Şehevata ve dünya füzuliyyatına rağ-bet etmezler. ALLAH'ın beytlerinden bir beytde Mu-habbetullah'dan dolayı mahrum ve mahzun olarak toplanırlar, kalblerini ALLAH'a verirler. Ruhları ALLAH'a bağlı, onları bilmek ALLAH'a aid. Onların birinin hastalanması bir sene ibadetten efdal olur."

"Eğer istersen anlatayım ya Eba Zerr?"

"İsterim ya Resulallah."

"Onlardan birisi öldüğü zaman ALLAH indin-deki şereflerinden dolayı semada ölenler gibidirler. Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?"

"İsterim ya Resulallah."

"Onlardan birisi elbisesindeki bir böcekten müteezzi olduğu vakit ona ALLAH indinde yetmiş hacc ve gazve ecri ve İsmail zürriyyetinden kırk köle azad etmiş sevabı verilir, onlardan da her birisi on iki bin kişiye muaddildir. Eğer istersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?"

"Evet ya Resulallah." "Onlardan birisi ehlini hatırlayıp da gamlandığı vakit her bir nefesine bir derece yazılır. Eğer istersen daha anlatayım ya Eba Zerr?"

"Evet ya Resulallah." "Onlardan birisinin ar-kadaşları arasında iki rek'at namaz kılması Nuh (A.S.)'ın Cebel-i Lübnan da, bin yıl ibadet ettiği gibi ibadet eden bir adamın ibadetinden daha efdaldir. İstersen daha ziyade edeyim ya Eba Zerr?"

"İsterim ya Resulallah."

"Onlardan birisinin tesbihi kıyamet gününde bütün dünya dağları kadar altın tasadduk edip de gelen bir kimsenin ecrinden daha fazladır. lstersen daha sayayım ya Eba Zerr?"

"Evet ya Resulallah." dedim. Meftar-ı Mevcu-dat Efendimiz saymaya devam ederler:

"Onlardan birine bir kerre nazar etmen ALLAH indinde Beytullah'a nazar etmenden daha sevimlidir, ona nazar eden ALLAH'a nazar etmiş gibidir. Onun sevindirdiği  kimse ALLAH'ın sevindir-diği bir kimse gibidir. Ona it'am eden ALLAH'ı it'am etmiş gibidir. İstersen anlatayım ya Eba Zerr?"

"Evet ya Resulullah."

"Onların yanına günahlarda ısrar ede ede hantallaşmış bir topluluk oturunca ALLAH onları nazan rahmeti ile nazar edip günahlarını onların hürmetine afv etmeden kalkmazlar. Ya Eba Zerr onların gülmeleri ibadettir, şakalaşmaları tesbihtir, uykuları sadakadır. ALLAH onlara her gün yetmiş kerre nazar eder. Ben bunlara müştakım ya Eba Zerr.

Resulullah bitkin bir şekilde saçlarını düzelt-di, sonra başını kaldırdı, ağlıyordu, gözyaşları göz-lerinden inci daneleri gibi dökülüyordu. Bir kere daha "ALLAH" dedi, "Onlara müştakım, onlara ka-vuşmak istiyorum" sonra Nebi Efendimiz:

- "ALLAH'ım! Onlan muhafaza et, muhalif-lerine karşı onlara yardım et, kıyamette gözümü onlarla nurlandır."

HERKES SAHİP OLDUĞU İMKÂNDAN SORUMLUDUR

 

Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuşlardır :

          “Sizden kim bir kötülük görürse onu eli ile değiştirsin. Gücü yetmezse dili ile değiştirsin. Ona da gücü yetmezse kalbiyle (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıf mertebesidir. “

                                            ( Tirmizi : Fiten : II )

          Hadis-i Şerif Emri bil-ma’ruf nehy-i anil-münkerin  neslin terbiyesi ve cemiyetin selameti bakımından ne derece lüzumlu ve zaruri olduğunu, herkesin imanının kuvvetine ve şuuruna göre bu vazifeyi yerine getireceğini ve en ağır şartlarda bile bu vazifenin yapılması gerektiğini gayet veciz, açık ve amirane bir şekilde ifade etmektedir.

          Öyleyse mümin, kendi izzet, şeref  ve haysi-yetiyle oynandığı zaman nasıl ki her şeyi göze alıyor, her tehlikeyi göğüslüyor, rahatı bütünüyle kaçıyorsa; haramların irtikap edilmesi ve farzların terk edilmesi suretiyle ve Yüce Mevlâ ‘nın izzet ve kibriyasını rencide eder mahiyette meydana gelen hal ve hareketlere karşı da tavrını da takınmalıdır. Ya şiddetle, ya nasihatle veya kalbinden kızmak ve alakayı kesip orayı terk etmek suretiyle hoşlan-madığını göstermelidir.

          Evet, ALLAH ‘a iman etmiş, Hz. Muhammed’i (s.a.v) rehber edinmiş bir mümin gençliğin iman-sızlık hastalığı ve cemiyette meydana gelen manevi çöküntü karşısında tepkisiz kalamaz. Hadisinde ifadesiyle mutlaka bir şeyler yapmak zorundadır. Makamı ve parası varsa eliyle, ilmi varsa diliyle, bunlardan hiçbirisi yoksa da kalbiyle buğz ederek hakka tarafgir olduğunu göstermelidir. Öyle ise iyiliği emredip kötülükten men etme mümin olmanın en birinci vasıflarındandır.

 KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR

 

Kişi, burada da orada da hep sevdikleriyle beraberdir. Dolayısıyla insan bu dünyada dost olduğu, gönülden bağlı bulunduğu kişilerin manevi durumlarına dikkat etmeli, etrafındaki insanların kendi iç dünyasını yansıttığını unutmamalıdır. Öyle ise, insan hem mü’min arkadaşlar edinmeli hemde ahirette  nebilerle, sıddîklerle, şehidlerle beraber olmak için onları sevmelidir ki, orada onlarla beraber olabilsin. Veya başka bir ifadeyle, ahirette nebilerle, sıddîklerle, şehidlerle beraber olacak olanlar, burada iken onları sevip mahiyetlerinde bulunanlardır. Kötülükleri temsil edenler için de, yine aynı hadîsin hükmü ve ma’nâsı geçerlidir.

 

ALLAH  YOLUNDA

 

Efendimize hicret emri gelmişti. Şimdi hicret zamanıydı. Hicret arkadaşı ise Hz. Ebu Bekir’di.

Mekkeli müşrikler alemlerin Efendisini öldür-me kararını almışlardı. Her kabileden birer kişi seçmişlerdi bu iş için. ALLAH Resulü’nün evinin ö-nünde beklemeye başladılar. O sırada karanlıkta birisi geldi ve bunların niçin beklediğini sordu;

Durumu öğrenince güldü ve

-“Siz ayakta uyuyun, O çıkıp gitti.” Dedi.

Hep beraber içeri daldılar. ALLAH Resu-lü’nün yatağında bir vücut...Ellerinde kılıç ve kama-lar örtüyü çekiverdiler: karşılarında HZ. ALİ...

Suikastçılar şok olmuşlardı. Ok gibi kapı istikametinde karanlığa dalıştılar. Allah Resulü’nü arıyorlardı.

Mekke’de tek başına kalan HZ. Ali her zaman öncüsü olduğu ve olacağı İslam davasının bu defa aynı ehemmiyetli  vazifesinin başındaydı.

O, Peygamber’in yatağında ölüm tehlike-sine karşı kendisini onun yerine koymak gibi belki her sahabiye mahsus fakat yalnız kendisinde tecelli eden bir sadakat ve fedakârlık misali olmakla kal-mıyor, tek başına her tanesi ateşten bir akrep gibi taban ısıran kızgın kumlar üzerinde 400 km’yi aşıp ALLAH’ın Sevgilisi’ne erişmek borcunuda yükleni-yordu.

Bir insanın, hemde çocuk denebilecek bir yaşta bağrında ne türlü bir aşk ve iman volkanı fokurdamalı ki bunları yapabilsin ve ateşi, buzlu şerbet diye içebilsin.

Evet gönül Resulullah aşkıyla yanınca asıl-mazlar asılıyor.

Gerçek Da’vâ Adamı

      

Gerçek bir davâ adamına terettüb eden vazifelerin en önemlisi, davâsına karşı göstermesi gereken vefâdır. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi tefekkür dünyamızı aşan insanları tahlil etmek bize düşmez ama, kendini alıp kesseniz, kanının her damlası ‘vefâ vefâ’ diyecek olan Hz. Sıddîk (ra)’ın vefâsına bakın ki, hicret esnâsında 7-8 yaşındaki kızı Hz. Âişe yanında yoktu. Aynı şekilde, Hz. Ömer (ra) hicret ederken, küçük oğlu Abdullah yanında değildi..

          Efendimiz (sav), Hz. Selman (ra) için, “Din Süreyyâ yıldızında da olsa, bunun kavminden bazıları onu oradan çekip indirirler” buyur-muş-lardır. İşte, dînî hakikatler Süreyyâ takım yıldız-larında asılı bile olsa, davâ adamının onları oradan çekip alacak vefayı göstermesi gerekir. Ayrıca, bir davâ adamının, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi davâsına olan inancı nisbetin-dedir. Günümüzde, Cumhurbaşkanlığı Kupası, Başbakan-lık Kupası gibi isimler altında kupa maçları yapılı-yor. İslâm davâsının müntesipleri öyle bir kupa için yarışıyorlar ki, bu yarışın sonunda verilecek olan kupanın bir kulpunu onlar, diğer kulpunu ise ALLAH (cc) tutacaktır. Doğrusu böyle bir kupaya canlar fedâ edilse değer!..

 DİNE   HİZMETTE    SEBAT

 

            “Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçen-lerin hali (uğradıkları sıkıntılar) başınıza gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandınız? Onlara  öyle yoksulluklar, öyle sıkıntılar dokundu ve öyle sarsıl-dılar ki, hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: "ALLAH'ın yardımı ne zaman?" derlerdi. Bak işte! Gerçekten ALLAH'ın yardımı yakındır.     (Bakara 214. Ayet)

          Resulullah, Mekke'de müşriklerin karşı gelmesinden sonra, muhacirler ile yurtlarını ve mallarını bırakarak Medine'ye hicret ettiği zaman, öncelikle Yahudilerin düşmanlıklarıyla karşılaşmıştı. Bu sebeple bu âyet indi. Uhud veya Hendek savaşları nedeniyle indiği de rivayet edilmiştir. Bu âyet gösteriyor ki; Muhammed ümmeti, bütün eski milletlerin geçirmiş olduğu birtakım durumlarla yüzyüze gelecek, ayrılıklar görecek, karşı koyma-lara uğrayacak, sıkıntılar ve zorluklar geçirecek; sarsılmayıp dayananlar, sonunda başarılı olacak-lardır.

***

       “Bir  de "ALLAH'a ve Resulüne inandık ve itaat ettik" diyorlar da, sonra bunun arkasından yan çiziyorlar; bunlar mümin değillerdir.’’(Nur 47. Ayet)

Ve onlar mümin değillerdir. Yani iman laftan ibaret değildir. Yalnız dilden ALLAH'a ve Resulüne iman ettim, demekle hakikaten mümin, müslüman olunuvermez. Onunla beraber samimi, kalpten inanmalı, sadakatle sebat etmeli ve hareket ve davranışlarıyla bu imanını ispatlamalı ve destek-lemelidir.                                                                                                               

***

“İşte burada müminler imtihan edilmiş ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.’’ ( Ahzab11. Ayet)     

          İşte bu anda veya bu noktada müminler imtihana çekilmiş, samimi inanan ile münafık, sebat eden ile sarsılan seçilmiş  ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsılmışlardı.

          Demek ki ALLAH kendisine hizmet edenleri herzaman zorluklarla, hizmet etme yolunda çeşitli engellerle imtihan etmekte ve samimi olanlarla olamayanları ayırmaktadır. O zaman dine hizmet edenler her ne olursa olsun hizmet etmede  önle-rine çıkan engelleri aşmasını bilmeli ve bunların bir imtihan olduğunu unutmamalıdır.

 

***

"Rabbimiz ALLAH'tır" deyip, sonra da doğru-lukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler  ki:

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !