Makaleler

HAYAT ŞİİRİNİN KAFİYESİ ŞEHADETTİR

 

Hayatını, şiir ahengi içinde salihatla geçirmiş bir insanın en son yapması gereken, hayatını şehadetle kafiyelendirmesidir. Yaşanan hayat, o zaman daha bir değer ve kıymet kazanır ve oluşturduğu bereket yumağı, Cennet bahçelerinde açıldıkça açılır. Zaten her iyi amelin Cennet’te bir karşılığı vardır. Cennet ve Cehennem bir bakıma insan amellerinin toplandığı havuzdur. İyi ve salih olan Cennet’te, kötü ve çirkinler ise Cehennem’de toplanacaktır. Bu yönüyle biz, dünyada Cennet veya Cehennem dokuyan insanlar durumundayız. Hiç şüphesiz, iyi amellerin sertâcı şehâdettir. Şehâdet, hayatını ALLAH’a vakfetmiş bir insanın neticede ruhunu Allah’a bir müşahid edasıyla teslim etmesidir. Çünkü onun gözü daha dünyada iken açılmış ve öteleri daha dünyada iken müşahede etmiştir. Hayıtını ALLAH’a vakfetmiş olmanın tûba meyvesini dünyada devşirmiştir şehid ve bu yö-nüyle insanlar arasında en seçkin talihlidir.

       Yümünlü ve bereketli bir hayattan tam ma’nâsıyla kâm almak isteyen insan, ona mutlaka Allah için dökülen bir kaç damla kan ilâve etmeli ve şehid olmalıdır ki, istediğini en kâmil ma’nâda elde edebilmiş olsun. Neticesi şehadet olmayan hayat, ne kadar dolu yaşanırsa yaşansın, yine de bir boşluk taşıyacaktır. Şehadetten şöyle veya böyle nasibini almış bir hayat ise, boşluğu olmayan, kafiyesini bulmuş şiir gibidir. Onda bir ahenk, se-vimlilik ve nizam vardır. Sırlı bir anahtardır şeha-det. Göklerin ve yerlerin rahmet kapılarını ardına kadar açar o. Öyle ki, nebilerin bile hesap verdiği yerde, şehid, varıp ulaşmak istediği alemlere doğru hiç hesap vermeden geçip gider. Dokunulmazlığı vardır şehidin. Kanlı gömleği ona geçiş üstünlüğü vermiştir.

         Ciddî mücadelelerin, büyük kavgaların de-vam ettiği bütün devirlerde, ALLAH’a iman eden her mü’min, hayatının son kafiyesi hep şehâdet olsun istemiştir. Zaten, Efendimizin ifadesi içinde, ALLAH da böyle kullarını beğenir.

Hadiste şöyle denilmektedir:

          “Allah (cc) bir kulunu çok beğenir. Bu kul, Allah yolunda cihada çıkmıştır. Arkadaşları bozguna uğramış olmasına rağmen, ALLAH’a olan iştiya-kından ve O’nun yanında bulunanlara arzusundan dolayı tekrar mevzilenmiş ve bu uğurda kanını dök-müştür”. Hadisin devamı şöyledir: “Bu kulu ALLAH çok beğenir ve meleklerine göstererek, ‘Bakın şu kuluma, döndü ve Benim uğruma kanını döktü.’ der.”

         İşte Abdullah b. Cahş da bunlardan biridir. Uhud’da İslâm saflarında dağılma ve çözülmeler olunca düşman saflarına dalmış ve kıyasıya savaş-mıştır. İbn-i Cahş ile Sa’d b. Ebî Vakkas, dayı-hala çocuklarıdır. Harbin alabildiğine kızıştığı bir sırada ikisi karşı karşıya geliverir. Hadisenin bundan sonrasını Sa’d b. Ebî Vakkas bize şöyle nakleder:

“Abdullah b. Cahş, beni elimden tuttu ve hızla bir yere doğru sürükledi., Büyükçe bir taşın altına gelmiştik. Bana, “Sen duat et, ben amin diyeyim; ben dua edeyim, sen amin de” dedi. Önce ben dua ettim ve duamda şunları söyledim:

“ALLAH’ım, benim karşıma güçlü bir kâfir çıkar. Onunla kıyasıya savaşayım. Sonra onu mağlup edip sevabını alayım ve Rasûlüllah’ın karşısına gazilik şerefiyle çıkayım..” O, benim bu duama derinden “Amin” dedi. Ancak onun bakışları, daha başka bir buuda kaymıştı. Gözleri adeta etrafında olup bitenleri görmüyordu. Dua etti ve duâsında şunları söyledi:

ALLAH’ım, benim karşıma da güçlü bir kâfir çıkar. Onunla kıyasıya savaşayım ve önce gazilik ünvanını alayım. Ardından, o beni şehid etsin. Ağzımı, burnumu, gözümü, kulağımı kessin ve Senin huzuruna öyle geleyim. Sen bana sor: ‘Abdullah, ağzını, burnunu, gözünü, kulağını ne yaptın?” Ben de Sana cevap vereyim: “ALLAH’ım, ben onlarla dünyada iken çok günah işledim. Huzuruna öyle günahkâr azalarla gelmek istemedin ve onları dünyada bırakıp öyle geldim.”Sa’d b. Ebî Vakkas: “Ben de” diyor “beynimi donduran bu duaya “Amin” dedim. Sonra her ikimiz de düşman saflarına dalıverdik. ALLAH’a kasem ederim, ben ne çin dua etmişsem, onu aynen gördüm. Savaş bitince de Abdullah b. Cahş’ı aradım. Baktım o da duasında istediklerini aynen elde etmişti.” Abdullah b. Cahş, hayat tiirini şehadet kafiyesiyle bitirmiş ve bu dünyadan öyle gitmişti...

MEŞVERETİN TABİÎ BİR NETİCESİ : İTAAT

 

Zaman, hizmet zamanı olduğuna göre, meseleler, her zaman belli bir heyetin meşvere-tinden çıkmalıdır ve alınan kararlara da, mutlak mânâda itaat edilmelidir. Zira meşveret ve itaat bir vahidin değişik yüzleri gibidir.. ve bunlar, İslâm içtimaî hayatının önemli unsurlarıdır.

Bu hususta ALLAH Rasulü’nün şu kararlılığı çok dikkat çekicidir: ALLAH Rasulü (sav), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılma-sına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (s.a.s) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “ALLAH Rasulü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehid verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Evet, meşveretin İslâm’da ve İslâmî yapıda böyle önemli bir yeri vardır. Yıkılan Medine tekrar yapılabilir ama teşri döneminde İslâm’ın bir rüknü yıkılırsa onu yeniden inşâ etmek imkânsızdır.

Şimdi isterseniz, bu çizgide cereyan eden bazı tarihî vak’alara kuşbakışı bir göz atalım:

Cahiliye dönemi Arapları bir köleye hiçbir zaman -hele bu bir de siyahî ise- insan nazarı ile bakmazlardı. Efendimiz ise azadlı kölesi Zeyd b. Harise’yi içinde Cafer b. Ebi Talib, Abdullah b. Revaha, Halid b. Velid.. (r.a) gibi soylu harp dâhi-leri ve savaş kahramanları bulunan ordunun başına kumandan tayin etti ve önemli bir harbe gönderdi. Bunlar cahiliye dönemi anlayışlarını bir kenara iterek siyahî kumandan Hz. Zeyd (r.a)’e itaat ettiler.

          Yine peygamberimiz Suriye’ye gönderdiği ordunun başına bir kölenin oğlu olan onaltı yaşındaki Zeyd Bin Sabit’i komutan seçmişti ve bu ordunun içerisinde Halid Bin Velid gibi hayatında hiç yenilgi görmemiş bir ordu kumandanı, Hz.Ömer, Hz.Ebubekir vardı.

          Bir başka zaman ise Efendimiz Medine’ye islamı anlatmak için Mus’ab bin Umeyr’i gönder-mişti. O Musab ki Mekke’nin en zengininin oğludur. Daha ondört  yaşındayken ALLAH Resulü’nü tanı-mıştır. Ve ALLAH Resulü İslamın ilk muallimi olacak sahabiyi Medine’ye gönderirken sadece “git” demiştir. Ondört yaşında bir çocuk 500 Km yolu yürüyerek hem de can güvenliğinin olmadığı Medine’ye sadece “git” emri verildiği için gitmiştir.

Evet istişare, nebevî; münferid hareket ise şeytanî bir davranıştır. İtaat ise meşveretin tabii bir neticesidir. Cihan tarihinde peygamberler, vahiyle müeyyed oldukları halde istişare ederek hareket etmişlerdir. Bunun aksine, Ramses’ten, Sezar’a Napolyon’dan Lenin’e; Cemil Meriç’in ifadesi ile ondan da deli teke Hitler’e, Stalin’e, kadar ne kadar firavun varsa bunların hepsi de müstebit, tek başlarına karar veren ve infaz eden insan görü-nümlü şeytanların çıraklarıdırlar.

RABBİMİZİN  BİR MÜSLÜMANDA  EN  BEĞENDİĞİ İKİ GÜZELLİK:  VEFA  ve SADAKAT

                      

Ø      'ALLAH buyurdu ki: "Bu, sadıklara doğruluk-larının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacak-ları cennetler vardır". ALLAH onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş budur.                 

(maide 119)                                    

Ø      Kur'ân'da İsmail'i de an; çünkü o, vaadine sadık bir kuldu ve gönderilmiş bir peygamberdi.   

(meryem 54)

Ø      Müminlerdendir o erler ki ALLAH'a verdikleri ahde sadakat gösterdiler. Kimi adağını ödedi (canını verdi), kimi de beklemektedir. Onlar, ahidlerini hiç değiştirmediler.

(ahzab 23)

Ø      Çünkü ALLAH sadıklara sadakatleriyle mükafat verecek, dilerse münafıklara da azab edecek veya tevbe nasib edecektir. Şüphe yok ki ALLAH çok bağışlayıcıdır. Çok merhamet edicidir.

 

(ahzab 24)

Ø      Herhalde sana bey'at edenler ancak ALLAH'a bey'at etmektedirler. ALLAH'ın eli onların elleri-nin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLAH'a verdiği ahde vefa gösterirse ALLAH ona büyük bir mükâfat verecektir.

(fetih 10)

KORKU

 

İns ve cin şeytanlarının desiselerinden biri:  İnsanda en mühim ve esaslı bir his,hiss-i havf’dır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler. Onunla, korkakları gemlendiriyorlar. Ehl-i dünyanın hafiyeleri ve ehl-i delaletin propa-gandacıları, avamın ve bilhassa ulemanın bu dama-rından çok istifade ediyorlar. Mesela: Nasıl ki damda bir adamı tehlikeye atmak için, bir dessas adam, o evhamın nazarında zararlı görünen bir şeyi gösterip,vehmini tahrik edip kova kova ta damın kenarına gelir, baş aşağı düşürür, boynu kırılır. Aynen onun gibi; çok ehemmiyetsiz evham ile çok ehemmiyetli şeyleri feda ettiriyorlar. Hatta bir sinek beni ısırmasın diye yılanın ağzına girer.

Bir zaman – Allah rahmet etsin – mühim bir zat kayığa binmekten korkuyordu. Onun ile beraber bir akşam vakti, İstanbul’dan köprüye geldik. Kayığa binmek lazım geldi. Araba yok. Sultan Eyyübe gitmeğe mecburuz.Israr ettim.Dedi: “Korkuyorum belki batacağız” Ona dedim: “ Bu haliçte tahminen kaç kayık var?” Dedi “Belki bin var.” Dedim: “Senede kaç kayık gark olur?” Dedi: “Bir iki tane,bazı senede hiç batmaz” Sene kaç gündür?” Dedi “Üçyüz altmış gündür.” Dedim: “Senin vehmine ilişen ve korkuna dokunan batmak ihtimali, üçyüz altmış bin ihtimalden bir ihtimaldir. Böyle bir ihtimalden korkan insan değil, hayvan da olamaz!...” Hem ona dedim “Acaba kaç sene yaşamayı tahmin ediyorsun?” Dedi: “Ben ihtiyarım; belki on sene daha yaşamam ihtimalim vardır.” Dedim: “Ecel gizli olduğundan, her bir günde ölmek ihtimali var; öyle ise üçbinaltıyüz günde her gün vefatın muhtemel. İşte kayık gibi üç yüz binden bir ihtimal değil; belki üç binden bir ihtimalle bugün ölümün muhtemeldir,titre ve ağla, vasiyet et” dedim. Aklı başına geldi, titreyerek kayığa bindir-dim. Kayık içinde ona dedim: “Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş; hayatı tahrip için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elim ve azap yapmak için vermemiştir. Havf;iki,üç,dört ihtimal-den bir olsa... hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek; evhamdır, hayatı azaba çevirir!...”

İşte ey kardeşlerim! Eğer ehli ilhadın dalka-vukları, sizi korkutmak ile kudsi cihad-ı manevi-nizden vazgeçirmek için size hucüm etseler; onlara deyiniz: “Biz hizb-ül Kur’anız. Kur’anın kalasın-dayız. Hasbinallahuvenimelvekil etrafınızda çevril-miş muhkem bir surdur. Binler ihtimalden bir ihti-mal ile, Şu kısa hayat-ı faniyeye küçük bir zarar gelmesi korkusundan hayatı ebediyyemize yüzde yüzbinler zarar verecek bir yola,bizi ihtiyarımızla sevk edemezsiniz!..” Ve deyiniz “Acaba hizmet-i Kur’aniyede arkadaşlarımız ve o hizmet-i kudsi-yenin tedbirinde üstadımız ve ustabaşımız olan Said Nursi’nin yüzünden, bizim gibi hak yolunda ona dost olan ehl-i haktan kim zarar görmüş, biz de göreceğiz. Ve o görmek ihtimali ile telaş edeceğiz...” Bu kardeşlerimizin, binler uhrevi dost-ları ve kardeşleri var. Yirmi otuz senedir dünya hayat-ı içtimaiyyesine te’sirli bir surette karıştığı halde, onun yüzünden bir kardeşin zarar gördüğü-nü işitmedik. Hususen o zaman elinde siyaset topuzu vardı. Şimdi o topuz yerine nur-u hakikat var. Eskiden Otuzbir Mart hadisesinde çendan onu da karıştırdılar. Bazı dostlarını da ezdiler. Fakat sonra tebeyyün etti ki, mesele başkaları tarafından çıkmış. Onun dostları, onun yüzünden değil, onun düşmanları yüzünden bela gördüler. Hem o zaman çok dostlarını da kurtardı. Buna binaen bin değil, binler ihtimalden bir ihtimal-i tehlike korkusuyla,bir hazine-i ebediyyeyi elimizden kaçırmak, sizin gibi şeytanların hatırına gelmemeli!” deyip ehl-i dela-letin dalkavuklarının ağzını vurup tard etmelisiniz. Hem o dalkavuklara deyiniz ki:

“Yüzbinler ihtimalden bir ihtimal değil, yüz-den yüz ihtimal ile bir helaket gelse;zerre kadar aklımız varsa korkup, onu bırakıp kaçmayacağız!” Çünki: Mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülü-yor ki: Büyük kardeşine ve Üstadına tehlike zama-nında ihanet edenlerin başına gelen bela en evvel onların başında patlar. Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış. Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde manen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde merhamet hissetmezler. Çünki derler: “Bunlar madem kendi-lerine sadık ve müşfik üstadlarına hain çıktılar, elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire layıktırlar.”

Madem hakikat budur. Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kati ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse; o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür... hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur.Hem o canavar vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle,kendisini ezdirmeye teşçi eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adamı o zalimin yüzüne tükürse; kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur. Evet tükürün zalim-lerin hayasız yüzlerine!...

Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip ve İstanbul’u istila ettiği hengamda o devletin en büyük daire-i diniyyesi olan Anglikan Kilisesinin başpapazı tarafından Meşihat-ı İsla-miyyeden dini altı sual soruldu. Ben de o zaman Dar-ül Hikmet-il İslamiyyenin azası idim. Bana dediler: “Bir cevap ver.” Onlar altı suallerine altıyüz kelimeyle cevap istiyorlar. Ben dedim: “Altıyüz kelimeyle değil, altı kelimeyle değil, hatta bir keli-me ile dahi değil; belki bir tükrük ile cevap veriyo-rum! Çünki: O devlet işte görüyorsunuz; ayağını boğazımıza bastığı dakikada onun papazı mağru-rane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tü-kürmek lazım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!...” demiştim. Şimdi diyorum:

Ey kardeşlerim! İngiliz gibi cebbar bir hükümetin istila ettiği bir zamanda bu tarzda matbaa lisanıyla onlara mukabele etmek, tehlike yüzde yüz iken hıfz-ı Kur’ani bana kafi geldiği halde; siz de,yüzde bir ihtimal ile, ehemmiyetsiz zalimlerin elinden gelen zararlara karşı, elbette yüz derece daha kafidir.

Hem ey kardeşlerim! Çoğunuz askerlik et-mişsiniz: Etmeyenler de elbette işitmişlerdir. İşit-meyenlerde benden işitsinler ki: “En ziyade yarala-nanlar, siperini bırakıp kaçanlardır. En az yara alanlar, siperinde sebat edenlerdir. “Firar edenler kaçmalarıyla ölümü daha ziyade karşılıyorlar!..”

Korkuyla Gelen bir şefkat tokadı: Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla ifade ederken ahlaksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sak-ladı. Muvakkaten Hizmet-i Nuriye’yi terk etti. Birden bir şefkat tokadı manasında bin lirayı vermeye mükellef olacak bir dava başına açıldı. Bir sene o tehdit altında kaldı.Ta ki buraya geldi, burada görüştük, avdetine Hizmet-i Kur’ani-ye’ye talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı tebrie etti.

Gözyaşları

 

Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.

Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları...

Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalbden sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyânıdır gözyaşları...

Bulut bulut yükselip, Hakk rahmetinin eteklerinde dudak gezdiren, bu fani âlemin bekâya mazhar pırlantalarıdır gözyaşları...

Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına..! Onu, bu memleketin taşına, topra-ğına, evine, mâbedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara... Ve bütün bir mâziye sormalı, bağrına kaç damla gözyaşı düştü-ğünü. Sonra mâbedlerdeki sütunlara, geniş kubbe-lere ve çevredeki cidarlara da sormalı, ne zaman-dan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Secca-delere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yad kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi...?

Şimdi sizler, ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar! Gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hâllerine gülenler! Gelin; şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım! Cehaletimize ağlayalım! Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım! Kusurdan bir heykel hâline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım! Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mâzinin şanlıları arasında yer bula-mayacağımıza ağlayalım! Daldan kopan bir meyve gibi, yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişi-mize, rahmetten cüdâ kalışımıza ağlayalım..!

Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “ÂH” edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulut-ları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek o damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi söndürsün! Kin ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukbâ ateşini...

ALLAH’m! Sen’den diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat! Merhamet etmen için. Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat! Gönlün şâk şâk oluşuna, ağyar ateşine yanışına, öyle ağlat ki, sîneler kebâp olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.

Beni de ağlat; gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat! Ağlamalarıma dahi ağlamam lâzım geldiği için ağlat! Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat! Şu en sâkin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, senden başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudak-arımla ağlatmanı diliyorum.

Heyhât ki “merhamet merhamet" diyeceğim an, bir hâil gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allahım! Benim uzaklığım itibariyle değil, Sen’in yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim, tâ “Bu delidir” desinler...

Şehid kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesim kesilirken varlık sırrını bana duyur! Şu kararsız gönlümü doyur! Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibine görünmek isteme-yeyim. Pişdarım ve âli Rehberimden kaçayım. Sonra bir âli dîvân kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o dîvâna çağrılayım “Lâ tüâhiznâ” kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup, “Bu da bizdendi” desinler; dilenciye bir mülk bağışlasınlar! Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler! Sevincimden orada yığılıp kalayım! Gözyaşlarım içinde boğu-layım...!

Günah

 

Günah bir iç çöküntü, bir terslik ve fıtratla zıdlaşmadır. Günaha giren kimse, kendini, vicdânî azaplara ve kalbî sıkıntılara bırakmış bir talihsiz ve bütün rûhî meleke ve kabiliyetlerini şeytana teslim etmiş bir zavallı ve talihsizdir. Bir de o günahı işlemeye devam ederse, bütün bütün ipi elden kaçırır ve artık, ne bir irade, ne bir direnme, ne de kendini yenilemeye mecâli kalmaz.

Günah, iradenin yüzüne atılmış bir tükrük ve rûha içirilmiş bir zakkumdur. Günahdan zevk alan insan, ne sefîl; günahla ruhunu dinamitleyen insan ne hoyrattır..!

İnsan, günah içine bir kere girmeye dursun; girdi mi, artık ne ölçü, ne kıstas, ne de değer hükmü kalır. Bir uçağın, başaşağı yere inmesinde, yer çekiminin hesaba katılmaması ve fıtrat kanun-larının affetmeyeceği çizgiye varılması ne ise, hik-met elinin koyduğu yasaklar atmosferine girmek de aynı şeydir.

Âdem Nebî (as), şahsî hayatında açtığı böyle bir gediği, ceyhûn etdiği gözyaşlarından meydana getirdiği ummanlar içinde, yüze yüze aşabilmişdi. Şeytan ise, başaşağı düşdüğü o günah gayyâsın-dan kurtulamamış ve helâk olmuşdu. Ve, daha

“Nice servi revan canlar,
Nice gülyüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi Hanlar
Ve nice tâcdarlar”

böyle ilk bir adımla günah deryasına yelken açmış, fakat bir daha da; geriye dönmeye muvaffak olamamışlardır. Günah, âheste âheste eser insanın içine ve nefsi, bir meltem okşayışıyla okşayarak, gider taht kurar onun gönlüne. Sonra da, insanın duygularını öylesine baskı altına alır ki, gayri ondan kurtulmak, kuvvetli bir azim ve gaybî bir inâyet eline kalmışdır. Bundan daha kötüsü de, insanoğlu, içine daldığı günahlarla, kendinden o denli uzaklaşır ki, his dünyasında en ufak bir kıpırdanma ve gönül âleminde en küçük bir duyarlılık kalmamış olması-na rağmen, o, kendinde olup biten bu kadar deği-şikliklerden habersiz ve ruhundan kopan feryadlara karşı alâkasızdır.

          Bizi kendinden uzaklaştıran günahları bize yaklaştırmamasını rahmeti sonsuzdan diliyoruz.

NERDESİN

 

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kah-raman? Nerdesin, hayâllerimizin güvercini, rüyâla-rımızın üveyki? Nerdesin “ba’su ba’del-mevt” imizin müjdecisi? Izdırab dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “bu O’dur” deyip, “seniye-i vedâ” türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambakdan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikce esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelme-yecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye...

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement ola-madı. Pürvefâydın yürekdendin..!

Kafdağından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “girdik reh-i sevdâya bize onur, bize gurur lâzım değil” demişdin..!

Hani bir keresinde, dostunun ayağına sapla-nan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüşdün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefa-sızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb...!

Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmışdı. Sen cennet hûrilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, ona gelip çarpan şeyleri göğüslemez-sem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!

Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmışdın. Kabına sığmı-yordun. Ateşdin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukda ateşgedelerin ülkesine ulaşdın ve içlerine öyle bir vâveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri târumâr oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tutdun topuzunu Bizans’ın batına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yapdın ve Konstantiniye’ye giden yolu açdın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçdiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harâbeler, yerlerini umranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökden indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zafer-lerinin böyle üst üsde kaideleşdiği ve senin bu müstesna kâide üzerinde abideleşdiğin bir dönem-de, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedil-diğini işitdin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüvi-yetinde, o yüce ağızdan: “Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki...” sözlerini dinler-ken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen ka-rarlara inkıyâdını belirtiyordun. Sonra tutdun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce ideâlin uğrunda yoluna devam etdin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin...!

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmakdan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmakdan... Savaş meydanlarında omuz omu-za, yemek sofralarında diz dize oturduğun karde-şinle konuşmayacakdın. Emir, âlî bir divandan çık-mışdı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir lâf etdin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde..!

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramışdı. Sen o gün bir hüküm-dardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar. İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, “Şirler pençe-i kahrından olurken lerzân”, sen tut-tun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet etdin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melekmisin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin...!

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim da’vet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muam-manın bir küçük noktasına dahi tercüman olama-dım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yokdur ihtimali terennümün”.

Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimiz-de besleyip durduk. Ve hayâllerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakda seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşman-larımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeye-cekdir...!

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âbı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız...

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyânın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme...!

VEFA

 

Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek nâdiratdan ve hatta mümkün değildir. Vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler, kıskançlıklar ise onu bir lâhza iflah etmez öldürür. Evet o, sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar, gelişir, düşmanlık ikliminde ise bir anda söner gider.

Vefayı; insanın, gönlüyle bütünleşmesi şek-linde tarif edenler de olmuştur. Eksik olsa bile yerindedir. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayan-larda vefadan bahsetmek bir hayli zordur. Konu-şurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlı-dır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan; her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mesûliyetlerin ağırlığını hissetmeyen iki yüzlü ve müraî tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimâl vermek, sadece bir aldanmışlıktır. Böylelerinden vefa beklemek ise bütün bütün gaflet ve safderûnluk ifâdesidir.

Bir düşünceye gönül mü verdin; bir ideâle mi bağlandın; varıp biriyle dostluk mu kurdun, gel! Diriğ etmeden ver canını o uğurda, servetin yağma olup gitsin. Fakat vefalı ol! Zira Hakk katında da halk katında da en çok itibar gören “vefa” ve vefalılardır.

 

“Bana Hak’dan nida geldi;                                 Gel ey âşık ki mahremsin,
Bura mahrem makamıdır;                               Seni ehl-i vefa gördüm.”
                     Nesimî                                                          

 

Âdem Nebi (a.s.), yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açtı ve “gufran” çeşmelerine ulaştı. Aynı hâdisede azgınlaşan iblis ise göz göre göre gitti kendini vefasızlık gayyasına atarak boğuldu.

Tufan peygamberi de asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefalı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının, cemaatinin büyük bir kesiminde tesir icra etmemesi, onu, bağlı bulun-duğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi. Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü hengâmda, ona bir necât gemisi oldu.

Hakk’ın dostu ve nebiler babası, Nemrud’un ateşini göğüslerken ne kadar vefalıydı! Onun gökleri velveleye veren“hasbî hasbî!” şeklindeki vefa solukları, öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince, cehennem gibi ateşlerin bağrı “berd-ü selâm”a döndü.

Kudsîler ordusunun Öncüsü, gelmiş ve geleceklerin en birincisi, kimseye müyesser olma-yan semâlar ötesi seyahata, ruhundaki vefa duygusu sayesinde muvaffak oldu. Evet, o bu sayede meleklerin varıp ulaşamadığı iklimlere ulaştı ve hiçbir fânînin eremediği devletlere erdi. Sonra da gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o mutlular âlemini, ümmetine olan vefa duygusuyla terk edip arkadaşlarının yanına döndü. Hâdiselerle pençeleşecek, karşısına çıkan bâdireleri göğüsleyecek, onları da o yüce iklimlere yükseltecekti... Dost ve arkadaşlarına karşı vefa duygusuydu O’na cennetleri ve hûrileri unutturan. Onlara karşı bir vefa sözüydü O’nu, başı semâvî ihtişamlara ulaştığı bir zamanda, bütün mânevî payeleri bir tarafa bırakarak, bu ızdıraplı ve elemli dünyaya yeniden onların yanına döndüren!..

Bütün yükselenlerin hasenât defterleri, vefa ile kapanıp vefa ile mühürlendi. Bütün yolda kalmışların çirkinlikler meşheri kitapları ise vefasız-lık damgasını yedi, onunla damgalandı. Evet, üzer-lerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşa-ğısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise o gün bu gün doğru yolu kaybetmiş sapıklar gürûhu hâline geldiler. Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminle-riyle yürüyüp bu koca mes’ûliyetin altına girdik. Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik. Heyhât... Beklenmedik bir dev önümüzü kesti ve bozduk ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden, her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti. Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşi peşine batarken, ortalığı kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü, bağban öldü; “petekler söndü, ballar kalmadı.” Ve artık, insan nedretine maruz kalan bu devrin talihsizleri, kalbinde zerre kadar emanet ve vefa hissi bulunmayan ölü ruhlara, destan tutup yahşi çekmeye başladı. “Ne akıllı, ne centilmen!” diye alkışlamadıkları ham ervâh kalmadı ve işte, bu devreye ait milletin yüreğinden yükselen son inilti ve son inkisar:

 

“Vefa yok, ahde hürmet hiç...                     Emânet lafz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hiyânet, mültezem                               her yerde, hak meçhûl!

Ne tüyler ürperir, yâ Rab!                                  Ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman,                                       din harâb îman serâb olmuş.”

                                                                                  

Ah vefa, nerde kaldın! Bıktık şu hergün birkaç defa yemini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübâlağa, her davranışı sun’î nâmert-lerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gö-nüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsali er oğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harâb olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza. Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ne taşıyorsanız hepsini sînelerimize!.. Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sînelerimize. Bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın! Gelin, gelin de şurada burada dolaşıp duran şu üç-beş vefalı insanı, ümitsizlik ve inkisardan kurtarın!..

GELECEĞİN FİKİR İŞÇİLERİ

 

Geleceğin fikir işçileri, yarının kurucuları ve âtîdeki nesillerin rehberleri olacaklardır. Dünya, onların harman edeceği düşüncelerle yeniden kurulacak; gelecek, onların sundukları mesajlarla aydınlığa kavuşacaktır. Onlar; kat’iyyen, zahmet ve sıkıntı bilmeyen mirasyediler gibi davranmayacak ve elde edecekleri herşeyi, bin inilti ve terden bir lücce1 içinde elde edecekleri için de har vurup harman savurmayacaklardır. Aksine, birler, onların elinde binlere ulaşacak; yokluk, onların aydın gönüllerinde varlığa dölyatağı olacaktır.

Onlar, mevcudu evirip çevirme, hazırı değer-lendirme gibi, beleşçiliğe de düşmeyeceklerdir. Yerinde onların herbiri bir Mûsa (a.s.) gibi, elindeki asâsını en sert kayalara çalıp su çıkarmasını, en azgın ummanlara vurup, arkasındakilere değişik yol ve erkân öğretmesini bileceklerdir.

Onlar, beklenmesi gerektiği yerde bekleme-sini; kükreyip etrafı velveleye vermeleri icab ettiği yerde de kükremesini çok iyi bileceklerdir. Yerinde, cansiperâne ve yıldırımlar gibi inecekler dünyaların bağrına; yerinde de tipiye, borana tutulmadan fev-kalâde sakınıp, meltemlerin eseceği mevsimi bekle-yeceklerdir. Serî ve atılgandırlar, ama hiç mi hiç karambola hareketleri yoktur. Düşünceleri aydın, kararları isabetli, davranışları da ölçülüdür.

Onlar her çeşit düşünce ve sistemle münase-bete geçmede beis görmezler. Ne var ki gönülleri, kıblenümâ gibi hep, kendi mihrablarını gösterir. Evet, sonunda, kendi iklimlerine varıp dayanma-yan, en parlak fikir akımlarıyla dahi meşgul olmayı, bir bakıma abes sayarlar. Tıpkı, arazilerine su vermeyen ve gidip onların göllerine boşalmayan ırmaklarla uğraşmadıkları gibi...

Onlar, kuvveti hakta bilir ve hep hakkın ihyâsına çalışırlar. Ancak, kuvvetin de bir yeri olduğunu ve bir hikmet-i vücudu bulunduğunu kat’iyyen hatırdan çıkarmaz ve kuvvetler muvaze-nesinde, hasımlarının gücüne denk iktidara sahip değillerse, teknik olmayı da ihmâl etmezler. Zeki, idrâkli fakat sığ görünümlüdürler!..

Kendi çizgilerinde olan herkesle fevkalâde içli dışlı ve gönülden; düşmanlarına karşı da bir hayli insanca ve onları idare edecek kadar da basiretli-dirler. Gönül ve mantığın el ele olduğu onların atmosferinde, ne dostlar ihmâle uğrar ne de düş-manlar tama’a kapılabilirler.

Öfkelendikleri zaman zûlmetmeyecek kadar yumuşak, yumuşak oldukları zaman da adâletten ayrılmayacak kadar irâdelidirler. Onların bu kutlu iklimlerinde, ne zâlimlerin “hay hu”yu ne de maz-lumların iniltisi duyulmaz.

Azimli ve kararlıdırlar. Bayrama erecekleri güne kadar, ne dünyaya karşı oruçlarını bozar, ne de cennetlere girme arzusuna kapılırlar. Bir buhur-dan gibi devamlı tüter durur ve çevrelerine mâve-râ’dan gelmiş güzel kokular saçarlar.

Onlar, içinde yaşadıkları toplumla, gökler ötesi yüce hakikatlar arasında spiral bir kordon gibidirler. Uğursuz ellerde ellibin defa, sağa sola bükülüp hırpalansalar dahi, kat’iyyen kopmazlar. Defalarca cehennemlere dalıp ateşleri göğüsle-dikleri, defalarca örsten çekiçten geçtikleri için, ne ateşlere atılmadan çekinir ne de “zulmün güllesi, bombası” karşısında paniğe kapılıp ricat ederler.

Onların nazarlarında, gerçek hürriyet, hakka esârettedir. Bu itibarla, Hakk uğrunda, nefislerine çektirecekleri herşeyi, bir ibâdet neşvesi içinde yapar ve bundan da sonsuz bir zevk duyarlar. Hele, beşerî istek ve arzularını da bütün bütün aşmış ve gönülde varlığa ermişlerse...

Onlar, hüsn-ü zannın verdiği makamlara bel bağlamayacak kadar, nefisleri ile hesaplaşma için-de ve kendilerini müdrikdirler. Ne başardıkları işle-rin azâmeti ne de çevrenin onlarda görüp saygı duyduğu yüce mertebeler, aslâ onları şımartmaz. O kudsî vazifeyi üzerlerine aldıkları ilk günde, nasıl bir tevazû ve mahviyet içinde idiyseler, her bucak-ta dalgalanan birer bayrak haline geldikleri gün de aynı asalet ve soyluluğu gösterirler.

Onlar, elde ettikleri muvaffakiyetlerin karşı-lığını, kendi milletlerinden bekleme gibi bir dilen-cilik ve garâbete de düşmezler. İhtiyaç içinde dahi olsalar, en sevmedikleri şey, böyle bir dilenciliktir. Halka verdikleri şeylerin, kat katını onlardan geriye alma dilenciliği...

Emâreleri çoktan ufkumuzda belirmiş bu kudsîler kadrosunu, bir kere daha imdâda çağırır-ken, Rahmet-i Sonsuz’un bizi hayâl kırıklığına uğratmamasını dileriz.

Ruhun Zaferi

 

İnsan, bu dünyada ruh ve beden gibi birbirinden farklı iki kuvveti temsil etmektedir. Zaman zaman bu iki kuvvetin birleşip bir bütün teşkîl ettikleri müşahede edilse bile, ekseriyet itibariyle, zıtlaştıkları ve birinin zaferi diğerinin hezimetini netice verdiği görülmektedir. Bedenî isteklerin şaha kalktığı ve azgınlaştığı bir bünyede ruh; çelimsiz, dermansız ve cismanî arzuların âzat kabul etmez kölesi olmasına karşılık, nefsin iştihalarına baş kaldırıldığı, kalbin akla, ruhun bedene hâkim kılındığı bir bünyede ruh, binbir labirenti bir solukta aşar ve ölümsüzlüğe ulaşır.

Ruh plânında çökmüş bir ülkenin her bucağı, yüzlerce zafer takı ve dragon timsâlleriyle süslense dahi, mezardan farkı yoktur. Evet, ruhun zafer solukları üzerine kurulmamış bir dünya, kaba kuvvetin elinde bir oyuncak; onun faziletli ikliminde geliştirilmemiş bir kültür, insanlığın yolunu kesmiş bir cadı ve böyle bir ülkede yaşayan yığınlar da buhrandan buhrana sürüklenen gözü bağlı talihsiz-lerdir. Ne var ki şahsî haz ve zevklerinden başka birşey düşünmeyen ve bir türlü varlığını başka-larının mutluluğuyla birleştiremeyen ham ruhlara, hiçbir zaman bunu anlatmak da mümkün olma-yacaktır.

Ah! Ne olurdu, bir kere bunlar da nefis ve benlikleri cihetiyle yokluğa erip, ruhta ebedî-leşmenin sırrını kavrayabilselerdi!..

Sînesini en yüksek mefkûre ve insanlık sevgisiyle donatanlardır ki, kalbin enerji balansını düzeltmiş, duygularını en ulvî hedeflere doğru kamçılamış ve kendi içlerinde ölümsüzlüğe ermiş-lerdir. Bir hamlede hayvanî yaşayıştan kurtulup bedenî hazlarını aşan bu talihliler, ruhlarını coştur-muş, kalblerini kanatlandırmış ve nefislerinin rağ-mına insanî yanlarıyla zaferlere ulaştırmışlardır.

Güçlü ve muzaffer insan, kendini yenen insandır. Nefis ve kötü tutkuların esaretinden kurtulamamış sefil ruhlar, cihanlar fethetseler dahi mağlûp sayılırlar. Böylelerinin, bir baştan bir başa dünyayı işgal etmelerine fetih denemeyeceği gibi, istilâ ettikleri yerlerde de uzun zaman pâyidar olmalarına imkân yoktur.

Kendini cihanın tek hâkimi görme çılgın-lığıyla, feylesof Molmey’in şahsında, ilim ve fazîleti tokatlayan Napolyon, bilmem ki ruhtaki bu hezimet ve yenilmenin Yena’daki mağlubiyetten daha acı ve daha alçaltıcı olduğunu anlayabilmiş miydi?. Merzi-fonlu, ordusunun Viyana’daki bozgunundan evvel, kendi içinde yenilmişti. Kumandanın ruhundaki he-zimetle başlayıp yaygınlaşan, tarihimizdeki bu ilk bozgun, onun kellesini alıp götürmeden başka, cihanın en muazzam fâtih ordusuna, firar etme gibi, o güne kadar bilmediği bir şeyi de öğretmiş oluyordu. Arslan yürekli Yıldırım Han, Çubuk’ta değil, hasmını hakîr ve kendini yeryüzünün biricik hükümdarı saydığı gün yenilmişti..Ve daha kimler..

Buna karşılık Tarık, Herkül sütunlarını geçip bir avuç fedaisiyle, 90.000 kişilik İspanya ordusuna galebe çaldığı zaman değil, Toleytola’da kralın servet ve hazineleri karşısında:

“Tarık dikkat et! Dün bir köleydin, bugün muzaffer bir kumandan, yarın toprak altında ola-caksın!” dediği ve coştuğu an, ruhuyla kanatlan-mıştı ve muzafferdi. Cihânı, iki hükümdar için az gören Yavuz, dünyanın dört bir bucağını velveleye veren fatih ordusuyla, krallara taç verip taç aldığı günlerde değil, Ridâniye zaferini müteakip İslâm dünyasının biricik hükümdarı ünvanıyla, İstanbul kapılarına kadar gelip de teb’anın alkış ve alâyişini görmemek için, halkın uykuda olduğu bir saati kollayıp, pâyitahta sessizce girdiği zaman gerçek fâtih; hocasının atının ayağından sıçrayan çamurla kirlenmiş -Estağfirullah!-, ıtırlanmış cübbenin, ta-butuna sarılmasını vasiyet ettiği zaman da muzafferdi. Romalı kumandan Katon, Kartacalıları yendiği zaman değil; ordusu zafer nâralarıyla baş-kente girerken, kumandanlık at ve formalarını krala teslim edip: “Ben milletime hizmet için savaş-mıştım, şimdi vazifem bitti, köyüme dönüyorum.” dediği zaman muzafferdi ve milletinin gönlüne taht kurmuştu...

Bir ağacın boy atıp gelişmesi için kökleri ne ise bir insanın da maddî-mânevî füyûzat hislerin-den fedakârlığı aynı şeydir. Ağaç, köklerinin sağ-lamlığı nisbetinde serpilip geliştiği gibi, insan da menfaat düşüncesinden, bencillikten sıyrılıp, baş-kaları için yaşadığı sürece, gelişir, yükselir ve başı bulutlara erer. “Seksen küsür senelik hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum; ömrüm hep, harp meydanlarında, esaret zindan-larında ve &cce

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !