Tarihe Yön Verenler

HAK  VE BATIL

 

*Fi Zilal’il Kur’an tefsiri yazarı büyük alim Seyyid Kutup’a idam edilmeden önce devrin başkanı Nasır’dan özür dilemesi istenildiğini ve bunu yaptığı takdirde bağışlanacağını söyledik-lerinde Seyyid Kutub’un tam bir dava adamına yaraşır şekilde;

          “Eğer bu idam kararı hak ise ben bu hakka razı olurum. Yok eğer batıl ise ben batıldan özür   dileyecek kadar alçalmadım” diye müthiş bir cevap verdiğini...

  (Tarih şuuruna Doğru syf .86)

          **İşte dava adamına yakışan sözler batılın karşısında canı pahasına da olsa boyun eğmeme Zilletle (ezilmiş olarak) yaşamaktansa izzetle (şereflice ) ölümü tercih etme.

         İnandığı dava uğruna her şeyini verebilme. Asrın büyüğünün ifadesiyle “Saçlarım addedince başım olsa davam uğruna vermeye hazırım” (BSN) diyebilme...

         Kutup eğer haksızlıklara yalvarsaydı bir anlık canını kurtarsa da fani ömrü yine bitecekti. Hak-sızlık karşısında boyun eğmediği için gelecek nesiller tarafından taktirle anılacaktır.

         Adam aldırma, çek git diyemem aldırırım

          Çiğnerim, çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım”

M. Akif

 
SELAHADDİN EYYUBİ’NİN SERVETİ

 

*Hayatı İla’yı kelimetullah adına hep at sırtında geçmiş. Kudüs’ün Haçlıların elinde olmasın-dan dolayı gülmeyi kendisine haram kılmış olan büyük İslam mücahidi Selahaddin Eyyubi’nin vefat ettiği zaman yanında bulunan komutanlardan Mahmut Han’ın elinde tuttuğu kılıcı havaya kaldırıp:

         “Ey cemaat-ı Müslimin! İşte hükümdarınızın bütün serveti bu kılıçtan ibarettir” diye haykır-dığını... Biliyormuydunuz.?

          **İşte bir milleti kurtaracak nesilde arana-cak en önemli vasıf milleti için yaptığı işlerde asla karşılık  beklememe, can ile beraber malını da feda edebilme. İnsanın malı olmalı fakat mal kazanmak gibi basit şeyleri  hayatının gayesi edinmemeli.

          Evet Selahaddin Eyyubi dili ile olmasa da hali ile gelecek nesillere “Milletinizi, dininizi yüceltmek için mücadele edin, çok çalışın çok feda-kârlıkta bulunun fakat bu yaptıklarınızdan karşılık beklemeyin, diye haykırmaktadır.

   

      “Canı cananı bütün varımı alsında Hûda

        Etmesin tek vatanımdan beni dünyada  cüda”

 
YAVUZ’ UN TEVAZÛU

 

*Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim’in günde 3 saat uyku uyuyup tahta kaşıkla tek çeşit yemek yediğini ve herhangi bir saray halkından ayırt edilmeyecek kadar sade giyindiği ve bunu soranlara:

          “Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, padişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki?

Bizim padişahımız ALLAH (cc) vücudun dışına değil içindeki cevhere (imana) bakar” diye veciz bir cevap verdiğini...

**İşte Yavuz’u Yavuz yapan özellik dış fetihten evvel iç fethi tamamlamasıdır. Başarı arttıkça mütevazılığın  artması, Cihan devletinin padişahı olsa da ALLAH (cc)’ın  kulu olduğunu hiç akıldan çıkarmama her türlü rahat ve konfor içinde yaşaya bilecekken hep sade hayatı tercih etme dünya malına gönül bağlamama.

“Büyüklerin büyüklüğü tevazu ve mahviyet küçüklerin küçüklüğü kibir ve enaniyettir.”

 YAVUZUN HOCASINA HÜRMETİ

 

*Yavuz Mısır seferinden dönüyordu. Bir ara  yanında at süren devrin alimi Kazasker İbn-i Kemal’in atının ayağının altından sıçrayan çamur-lar, Yavuzun üstünü başını perişan etmişti. İbn-i Kemal utancından ne diyeceğini bilemiyordu. Durumun kötü olduğunu gören padişah :

“Hocam dedi; Üzülmeyiniz, bir alimin atının ayağından sıçrayan çamurlar dahi bize şeref verir. Öldüğüm zaman bu çamurlu kaftanı sandukamın üzerine koysunlar”.

Gerçekten Yavuz vefat ettiği zaman vasiyeti yerine getirilmiş ve o çamurlu kaftan sandukasının üzerine konmuştu.

*Bir çok Osmanlı padişahı gibi Yavuz’unda en güzel  özelliklerinden biri de büyüklere saygı-sıdır. Evet edep ve saygının bulunmadığı yerde ilimden de imandan da bahsedilemez.

Osmanlı düşmanlarına baş eğdirmesini çok iyi bilen Yavuz’un hocası karşısında baş eğmesi edepte ölçüyü göstermektedir.

 YAVUZ’UN ÖLÜMÜ

 

* Bir gün Yavuz çok sevdiği Hasan Can’ a :

“Bre Hasan dedi, arkamda bir diken var batar canımı acıtır.”

Hasan Can padişahın sırtını açtığında henüz kızarmamış sert bir çıban gördü. Durumu padişaha anlattığında  padişah sıkmasını istedi. Sıkıla sıkıla çıban kısa bir süre sonra büyüdü ve  padişaha sızı vermeye başladı. Doktorlar bir türlü çare bulamı-yorlardı. Öleceği gün idi. Vücudu ateşler için de yanıyordu. Baş ucunda Kur’an okuyan Hasan Can’a: :

-“Hasan Can Ne haldeyim nasılım? ”

Hasan Can yaşlı gözlerle :

-         Devletlim dedi. ALLAH’a kavuşmak zamanıdır. Ona teveccüh ediniz.

Padişah gülümsedi.

-“Ya bunca zamandır sen bizi kiminle sanıyordun? ALLAH’a  teveccühümüzde bir kusur mu gördün?” dedi.

 (Tarih fıkraları   syf.116)

**Onlar veli insanlardı, yaptıkları işi ALLAH için yaparlar bir an bile olsun onu unutmazlar ve ona devamlı tesbih ederlerdi. Sefere  giderlerken bile dillerinden zikir eksik olmazdı. Hatırlayan hatırlanır. Eğer insan her gün ALLAH’ı hatırlıyor ve emirlerini yerine getirmeye çalışıyorsa  o en zor günde (kıyamet) ALLAH tarafından mutlaka cen-netle mükafatlandırılır.  

TÜRK ASKERİNİN SIR TUTMA  VE VATAN ANLAYIŞI

 

*Viyana muhasarası sırasında beş Türk Avusturyalılara esir düşmüşlerdi. Viyana kalesi kumandanı Türk esirlerine :

-“Siz hangi paşanın askerlerisiniz? Türk or-dusunun mevcudu ne kadardır? Ne kadar topunuz var?”

Esirler bu sorulara cevap vermeyince  hepside dayanılmaz işkencelere maruz bırakıldılar. Kumandan  yinede Türk esirlerinden bir cevap alamayınca hepsini birer çuvala koyup kayalardan aşağı attırdı. Son Türk askeri de kayadan aşağı atılacağı sırada :

- “Durun beni atmayın hepsini söyleyeceğim” deyince kendisini çuvaldan çıkardılar. Çuvaldan çıkan Türk bir kahkaha atarak :

- “Hey gafiller biz ölümden korkan bir milletin çocukları olsaydık  Viyana önlerine kadar gelebilir miydik?” dedikten sonra kendini kayalardan aşağı bıraktı.

                                     (Tarih fıkraları sayfa 124)

**Sır namusdur. İnsan sırrı, namusunu koruma hassasiyeti içinde korumalı ve onu her ne olursa olsun fahşetmemelidir. Büyüklerimiz ne gü-zel söylemiş: “Ser (baş) veririz sır vermeyiz.”

Eğer sır bir milletin kaderini, değiştirecekse bir değil binlerce can feda  edilse azdır. Müslüman milleti için canını seve seve verir ölümden korkmaz.

 SÖZÜNÜN ERİ OLMAK

 

*       Mehmet Akif  Ersoy’un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek      için ölümden başka bir şeyin onu engelle-mediğini...Biliyormuydunuz?..

İstanbul Yeniköy’de oturan bir ahbabı        ile öğleden bir saat önce buluşmak için sözleş-tiklerinde o gün yağmurlu fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif’in bin bir zorlukla sırılsıklam  bir vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini  fakat arkadaşını gelmemesi üzerine çekip gittiğini ...

Ertesi gün özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: ’’Bir söz  ya ölüm veya ona yakın       bir felakette yerine getirilmezse mazur görülebilir’’ diyerek tam 6 ay o arkadaşı ile konuşmadığını....

                        Tarih şuuruna doğru sf.42

**Söz namustur. Kişi namusunu korumada ne kadar titiz davranırsa sözünü tutmak konusunda    o kadar titiz olmalıdır. Söz vermeden önce  iyi düşünmeli söz verdikte sonra yerine getiremem endişesiyle  tir tir titremeli. Şahsiyeti oturmuş in-sanlar söz ve sır konusunda her zaman hassas davranmışlardır. Evet insan söz vermeli ama asla sözünde yalancı çıkmamalı. Bediüzzaman’ın  ifa-desiyle “ Yalan lafz-ı kafirdir”  Yalan kafir sözüdür Müslüman’ a  yakışmaz .

Akif büyüktü, mertti, namertler gibi davran-mazdı. Hal dili gelecek çok büyük işler başaracak Altın Nesle! “Ya söz verme yada ne pahasına olursa olsun sözünü tut” diyerek çok önemli bir hakikatı ders veriyordu.

 AKİF’İ BÜYÜK YAPAN MEZİYET

 

     Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal marşı müsabakasında birinciliğinden dolayı kendine zorla verilen 500 lirayı, fakr-u  zaruret içinde olma-sına rağmen, fakir kadın ve çocuklara  bir maişet temin etmek için kurulmuş olan “Dar-ül mesa-i ye bağışladığını...

Halbuki İstiklal Marşı Kabul edildiğinde, Mehmet Akif’in cebinde, Zonguldak millet vekil  Hayri Bey’den borç aldığı 2 lirasının  olduğunu ve Milli Marş için 500 lira teklif edildiği günlerde 140 lira ile  Ankara’da  bir çiftlik alına bildiğini

Paltosu dahi olmadığı için kışın bile ceketle dolaşan bu idealist şairin, çok soğuk günlerde ise, arkadaşı Baytar Şefik (Kalaylı)’dan  Paltosunu ödünç alarak giydiğini.Baytar Şefik’in bir gün: “Akif bey hiç olmazsa kendine bir palto alsaydın .” demesi üzerine ona darılıp iki ay konuşmadığını...

                      (Tarih Şuuruna doğru syf.42)

**Akif ki adı üzerinde vatan şairidir. İstiklal savaşının nasıl kazanıldığını istiklâl marşında  des-tanlaştırırken;

 

“Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı

           Düşün altında binlerce kefensiz yatanı”

 

İfadelerini kullanıyordu. Bu vatanı bize armağan edenler canlarını mallarını ortaya koy-muşlar ve bu dünyada göçerken bir kefeni daha kendilerine çok görmüşlerdir.

Akif ücret almazdı. Çanakkale de şehit olan-ların torunları Vatan için yaptıkları işte ücret bekle-yemezler milletleri için, Dinleri için seve seve can-larını vermekten geri durmazlar.

“Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı

 Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı .”

 ÇADIR İÇİNDE SAVAŞ İDARE ETMEYÜZ

 

* Merc-i dabık savaşı öncesi büyük Hünkâr Yavuz Sultan Selim’in ordusunun önünde askeriyle beraber göğüs göğüse çarpışmak için atını ileri doğru mahmuzlaması üzerine, Sadrazam Sinan Paşa’nın  Padişahın ellerine sarılıp :

“Şevketlü Hünkarım, olmaya ki heyacana gelür kendünüzü ateşe atarsınız , yüreğimiz dilhun olur” diye gitmemesi için yalvardığını...

Alem-i İslam’ın birliğini sağlama adına hayatı at sırtında geçmiş olan bu büyük dava adamının bunu üzerine: “Biz cennet mekan Fatih Sultan Mehmet  Han’ın torunlarıyız, çadır içinde savaş ida-re etmeyüz” diye haykırdığını...

(Tarih Şuuruna Doğru syf .64) 

**İşte hizmet insanına, aksiyon insanına yakışan davranış birinden fedakârlık beklerken fedakârlıkta zirveyi tutabilme. O dönemler  Alem-i  İslam için gerekli olan cephelerde  en önde savaş-maktı.

Günümüzde mücadele şekli değişti. Şimdi vatana hizmet insanları güzel şeyler yapmaya kötü alışkanlıklardan kaçınmaya ikna etmektir. Türk milletine güller yetiştirmeye azmetmiş aziz bahçe-van,  millete yararlı olmak için  kâh kolları dirsek-lerine kadar sıvayıp tuvalet temizliyor, kâh kepçe elinde yemek dağıtıyordu, yemedi yedirdi, uyumadı uyuttu, (Yurt müdürü iken altı ay yatmadığı) rahat etmedi rahat ettirdi, Ağladı ağlayanların göz yaşını dindirmeye çalıştı.

Yaşadı, yaşadığını anlattı. Yaşadığını anlattı-ğından mübarek sözleri kalplerde kabul gördü. Izdırap bilmezlere ızdırapı, çile  bilmezlere çileyi, 3 asırdır milletimizin hazin halini düşünmeyenlere düşünmeyi öğretti.

 YARAB! BENİ AMELİYAT   MASASINDAN KALDIRMA

 

*Osmanlı devletinin yıkılmaya yüz tuttuğu talihsiz bir döneminde  35. Osmanlı Padişahı olarak tahta geçen Sultan  Mehmet Reşad’ın  (1844-1918) mesanesindeki bir rahatsızlıktan dolayı ameliyat olacağı zaman, kıbleye yönelip ellerini ulu dergâha açarak :

“Ya Rab! Milletimin ve memleketimin bütün bütün mukaddesatını hayırlara tevdi et! Eğer mem-leketim ve milletim için zararlı olacaksam beni bu ameliyat masasından kaldırma!” diyerek bütün samimiyetiyle  Rabbine münacaatta bulunduğunu...

 

** “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır

      Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır”

                                                            A.N.ASYA

 

 

VELİ SULTAN

 

*Yavuz Sultan Selim Han Gazi’nin İslamiyeti tek bir  bayrak altında toplamak gayesi ile çıkmış olduğu Mısır seferi sırasında daha önceleri Cengiz ve Timur’un geçemeyip geri döndükleri Tih çölünü mucizevi bir şekilde 13 günde geçtiğini...

Bu geçiş esnasında askerin önünde ve yaya vaziyette mütevazi  bir  şekilde iki büklüm olarak yürüyen koca Yavuz’a vezirleri: “Hünkârım atınıza binseniz” demelerine karşılık, Büyük Sultan göz yaşları içinde;

“Nasıl binerim... Görmüyor musunuz? Resu-lullah (sav) Efendimiz  önümüzde bize yol göste-riyor” diyerek velayetinin ayan beyan ortaya çıktı-ğını...

                           (Tarih şuuruna doğru syf.82)

**Kişi sevdiğiyle beraberdir. Evet severseniz sevilirsiniz. Koca hünkar Peygamber aşkıyla düştü-ğü çöllerde elbette vefalıların en vefalısı Efendimiz onu yalnız bırakmayacaktır. ALLAH’a hizmetin ya-pıldığı her yerde O (sav) vardır.

         O (sav), kendini ALLAH yoluna vermiş her insanın en yakın dostudur. O’na  dost olmak ALLAH’a dost olmaktır. ALLAH‘a dost olmak en yüce payedir. Evet insanın temel gayesi  ALLAH’a dost olmaktır. Bakışları O nun rızası haricinde hiçbir yere kaymadan devamlı hak kapısında bulunmak-tır. Hatta cenneti bile talep etmeden hep onun rızasını istemektir.

 

“Cennet cennet dedikleri üçbeş huri birkaç saray

  İsteyene ver onları bana seni gerek seni”

                                                      Yunus Emre

 SELAHATTİN EYYÜBİ

 

Selahattin Eyyübi, Kudüs haçlı işgali altında iken, senelerce yüzü gülmedi ve hep ağlayıp durdu. Bir gün hatip minberde gülmenin, tebessüm etme-nin gereğinden bahsetti. Namazdan sonra, hatip yanından geçerken Selahhattin hatibin elinden tut-tu ve tarihin hafızasına nakşedilecek şu sözleri söy-ledi:

“Hocam, zannederim sözlerinde benim kas-tettin. Fakat ALLAH aşkına söyle, Peygamber‘in miraca çıktığı mescit, düşmanların elindeyken ben nasıl gülerim ?”

Zaten o büyük insan, Mescid-i Aksayı istirdat edip geri alıncaya kadar da hep bir  çadırda kal-mıştı. Böyle yaparken de; ALLAH’ın evi esir iken benim nasıl evim olur ki diyordu.

İşte onlar dinlerini böyle korudu ve dinde onların dini oldu. Şimdi sıra bizde, dine onlar gibi sahip çıkabilirsek!.. Günümüzde, onu temsil edip yayma manasına dine sahip çıkmak, her mü’minin üzerine farzlar üzeri farzdır. Hiçbir mü’min, bundan müstesna tutulamaz. Evet, her mü’min evvela dini bilmeli, sonra bu dini yaşamalı, daha sonra da kendi hayatına hayat yaptığı dinini başkalarına anlatmalı, onların hayatlarını da bu nur ile nurlan-dırmalıdır. İslam’a göre biz, her mü’mini bu vazife ile vazifeli sayıyoruz.

OSMAN GAZİ’NİN YEĞENİ BAY HOCA 

Bizans tekfurlarına yapacağı zorlu bir seferde, Osman Gazi’nin, yeğeni Bay Hoca koşarak gelir:

“Amca, bir sefere çıkacağınızı duydum, doğru mu?”

Osman Gazi:

“Yeğenim, sefer bizim ilk yaptığımız bir şey değil, hele sen niyetini söyle...

Bay Hoca :

“Ne olur Efendim, beni de yanında sefere, cihada götür. Osman Gazi :

“Sen daha küçüksün, henüz bıyıkların terle-memiş.”

Bay Hoca:

          “Hayır ben büyüdüm. Artık cihada gidebi-lirim. Annem beni beşikte sallarken, cihat türkü ve ninnileri ile büyütmedi mi?“ benim oğlum büyü-yecek cihat edecek, İstanbul’u fethedecek diye beşiğimi sallamadı mı? Siz bana tahta kılıçlarla kılıç kullanmasını, cihat etmesini öğretmediniz mi? Artık ben beşikten kalkalı çok oldu. Tahta kılıç kullanma yaşını çoktan aştım. Ne olur Efendim, beni de yanına al, beni de cihada götür.” der.

          Osman Gazi tereddüt geçirince, onu bağla-yan şu müthiş sözünü söyler: “ Eğer beni yanına almazsan, etrafa yaygara yayar, Osman Gazi yeğe-nine torpil geçiyor, rahatlatmak için sefere götür-müyor, der seni mahcup ederim.”

          Bunu duyan Osman Gazi; “Öyle ise yanım-dan kopmaca yok, şimdi git, büyüklerinin  duasını al, ellerinden öp. Seni aldım.“ deyince, dünya ona verilmiş gibi olur.

          Bu ruh, diriltici ruhtur. İla-yı kelimetullah aş-kı, Hızır nefesidir, diriltir, hayat nefyeder. işte Osmanlıyı küçük bir aşiretten koca bir cihan devleti yapanda bu ruhtur.

 DİN NASİHATLA KÂİMDİR

 

          Rasûlullah (SAV) şöyle buyurmuştur:

         

          “Din nasihattir. (Sahabe Efendilerimiz) kimin için (nasihattir) dediler.

O da “ALLAH için, Peygamber için, müslü-manların imamları ve bütün müslümanlar içindir.” diye cevab verdi.

                                                          ( Tâc 1/28 )

          Hadîs-i Şerif dinin nasihata verdiği önem ve  değeri bildirmektedir. Öyle ki, dini adeta nasihattan ibaret göstermiştir.

          İnsan dünyaya imtihan edilmek üzere gönderilmiştir. Başta nefis ve şeytan olmak üzere beşerin ebedi hayatını berbat ettirecek bir çok engel vardır. Madem insan unutan ve aldanan bir varlıktır ve madem insanın cennetten dünyaya indirilmesi de Hz. Adem’in unutmasıyla gerçekleş-miştir. Öyleyse insanın devamlı ihtara ihtiyacı vardır. Hele günahların açıkça irtikab edildiği, ahlaksızlığın teşvik edildiği dönemlerde mü’min nasihatın müslüman olarak kalabilmesi için en önemli şart olduğunu unutmamalı hakkı anlatan ve nasihatlere ulaşmak için elinden geleni yaparak rıza-i ilahiyi talep etmelidir.

 GÜLÜN KOKUSU

 

Ege bölgesi camilerinde, camilerin bulun-duğu  yerlerde, sanki minare gölgelerinde bir adam vardı. Belki milyonların içinde bir kişi idi bu. Fakat hemen hemen herkes onu tanır, herkes ondan söz ederdi. Ne yapmıştı, kimdi ve gayesi   ne idi ?

          Evet onu tanımak için dinlemek gerekti. Mesela minberde yahut kürsüde veya herhangi bir yerde. fakat bütün yerler onunla birlikte onun olur, o söyler, herkes dinlerdi. O ağlar, başkaları seyre-derdi. Onun ciğeri pişer, halden anlamayanlar “ Bu yanık kokusu nereden geliyor?” derdi.

          O, bir gün gönlünü gülşen etmişti.  Resu-lullah‘ın (sav) terinde gül kokusu var diye, bu yolu seçmişti.“Dikenler benim hatalarım, gül onun!“ de-yip, gözyaşlarıyla bu bahçeyi suluyordu. Domur domur, gonca gonca güller vardı. Güller renk renk, desen desendi. Buram buram kokuyor ve yeşil yap-raklar, manzaraya bir başka hal veriyordu.

          Kalpten kalbe yol vardır derler ya işte öyle, cemaatin kalbi yavaş yavaş açılır, içlerinden birinin yüreği sızlardı. Bir şeyler olduğunun farkında idi. Olanı anlatmaya imkân yoktu. Baktım, o da ağlıyordu.

          Şu minberde duran adam varya! işte o, bir gül olmuş, cemaat ise dut yemiş bülbül gibi, lâl kesilmişti. O, her bir cümlesi ile bir yaprak daha açarken, herkes bülbül misali yaş döküyordu.

          Ey yüreği kasapta gören, gitte kanayan yüreklerin sağ gezen sahiplerini gör!

          Ey dikenden korkan kimse, bu gülşene gir, dikenlerin utancından çarşaf giydiklerine şahit ol!

          Ve, ey günahların harman yerinde dolaşan, gözyaşları ile günahların yıkandığını görmek isti-yorsan yine, ağlayan bu adamı seyretmeye veya dinlemeye yahut okumaya gel !

          Gönülleri bir patiska gibi gergefe geren o. Davayı iplik edip, dile dolayan o. Hece hece çiçek-ler ören ve bu tabloyu hitap çiçekleri diye takdim eden yine o!

          Almak, gülşende dolaşmak, gül koklamak istemez misiniz ?

KUTSİ SES

 

Hocaefendi belirli aylarda namaz vakitle-rinden bir saat önce gelip mü’minlerin  İslam’ı daha iyi  anlaması için vaaz veriyordu. Bir gün onun vaazlarını hiç kaçırmayan bir talebesine namaz-larına dikkat etmeyen bedbaht bir adam niçin vaazları dinlemede bu kadar ısrarlısın diye alaylı bir şekilde sordu. Hocaefendi’nin nasihatları ile belirli bir olgunluğa erişmiş talebe önce soruyu soranın ciddiyetsizliğine kızdı, fakat daha sonra onun haline acıyarak “hayatın manasını anlayacak kadar akıllı-yım da ondan” dedi. Adam şaşırmıştı “Vaaz dinle-mekle hayatın ne alakası var” dedi. Talebe onun bu şaşkınlığının farkındaydı. “Hayatın manasını bile-bilme sana hayatı verenin tarif etmesiyle mümkün olur işte bu tarifin adına din denir . O mübarek zatı dinliyorum çünkü dedi ve sözüne devam etti.

1- Yüce peygamberimiz “Din nasihattir” hadis-i şerifi ile bize insanın devamlı istikamet dairesinde olabilmesi için uyarılara ihtiyacı oldu-ğunu öğretmektedir, madem nefis kötülüğü emret-mektedir, öyle ise iyiliğe çağıran kişilere ihtiyaç vardır. Bende vaazları dinlemekle kendimi kötülük-lerden alıkoymaya çalışıyorum.

2- Hocaefendi küçük yaşlardan itibaren kendini ilme verdiği için normalde bir insanın okuyamayacağı kadar kitap okuyup onlarca alim-den ders aldığından bende onu dinleyerek adeta o kitapları okumuş o alimlerden ders almış oluyor ve ilimlerinden faydalanıyorum.

3- Bir arı nasıl ki çok az miktarda balı yap-mak için binlerce km yol kat edip binlerce çiçeğe konar ve bu kadar çalışmanın ürünü dünyanın en güzel nimetlerinden olan balı üretirse aynı bunun gibi yıllar boyu okuduğu binlerce kitaptan bize en gerekli kısımları vaazlarında anlatıyor.

4- Sen de kabul edersin ki yaratılmışların en hayırlısı Hz. Muhammed (sav) dir. O’nu bizzat Allah terbiye etmiştir. Hz. Muhammed’den sonra en iyi terbiyeyi sahebe efendilerimiz almıştır. Çünkü onların terbiyecisi kainatın efendisidir. Öyleyse örnek alınacak kişi Hz. Muhammed (sav), örnek alınacak cemaat sahebe efendilerimizdir. Bu devir-de onu ve ashabını en güzel anlatan bu zat  oldu-ğuna göre...

5- Sen tarladan mahsul almak için çalışıp çabalıyorsun çünkü mahsul olmazsa kışın aç kalır-sın aynen öylede ahiret için çalışmalısın ki kıyamet günü yalnız kalmayasın. İşte ben bunun için ısrarla onu dinliyor cennete gitmenin yollarını öğreni-yorum.

6- Beni hem hayata bağlayan hem de başa-rısızlık ve musibetler karşısında ümidimi yitirme-memi sağlayan yegane etken imanımdır. O’nu dinledikçe imanım artıyor. İmanım arttıkça hem dünyadaki işlerimde meydana gelen olumsuzluk-larla mücadele için kuvvet buluyorum, hem de ahirete hazır hale geliyorum.

7- Allah bize dinin emirlerini yerine getirme-mizi farz kılmıştır. Evet dini yaşamak müminin en birinci vazifesidir. Ama ondan da önce farz olan şey dini yaşamayı öğrenmektir. Tıpkı namaz kılmazdan evvel namaz kılmasını öğrenmek gibi.  Ben Hoca-efendi’yi  dinleyerek en önemli farzı yani dini öğ-renmeyi gerçekleştirmiş oluyorum.

 8- Cenneti kazanmak ucuz değildir. İnsan cennete girmek için hazırlık yapmak zorundadır. İnsanlar dünyalarını kurtarmak için ellerinden geleni yapıyorlar bütün bu gayret 60  senelik  hayat için  öyleyse ebedi hayatımı yani cenneti kazanmak için neden ısrarla bu vaazları takip etmeyeyim ki...

Adam şaşırmıştı birazda düşünmeden laf olsun diye sorduğu  bir sorudan sonra böyle bir cevabın onu derinden sarstığı kızaran yüzünden belliydi. O zaman dedi bende bu  zatı dinlemek isti-yorum. Olur dedi talebe  Vaaz dinlemeye başla-madan önce şu diyeceklerimi aklından çıkarma:

1)                Anlatılan her mevzu  ebedi hayatın için çok önemlidir. İyice dikkat kesil ayrıntıları kaçırmamaya çalış ihmal ettiğin bölümleri çok pahalı ödersin onun için vaaz sırasında asla konuşma ve ciddi ol.

2)                Nasıl ki bir  devlet  görevlisi  devleti  yani  padişahı temsil ettiğinden onu dikkatle dinleriz. Aynen öylede vaizler  alemlerin Rabbini anlattığın-dan  onun isteklerini bildirdiğinden onları dinlerken edepte kusur  etme

3)                Vaaz dinlemeye başlamadan evvel manen kendini  hazırlamalısın. Çünkü ya yeni bir sahabe öğreneceksin yada dinimize ait bir konuyu öğrene-ceksin. Bundan dolayı bu önemli ve ciddi konuları dinlemeden önce mutlaka manevi hazırlık yapmalı ve kendini vaazdan olabildiğince yarar-lanmaya konsantre etmelisin

4)                Allah ve Rasulünden bahs edileceğin-den edeple  oturarak  dinlemelisin evet vaaz dinler-ken yapılan her türlü saygısızlık ALLAH ve Rasulüne yapılmış olur unutma...

5)                Şeytan bastırıp usandırabilir.Fakat    sıkılmadan şeytana karşı koymalısın, unutma-malısın şeytana verilecek en büyük ceza çok daha fazla vaaz dinlemendir.

“Hiç birini unutmam“ dedi adam ve bera-berce   dini   anlayan, hakkıyla   yaşayan  imamın  ötelerden  gelen  nefesinden   İstifadeye   yöneldi-ler.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !