Yetmeyeni Allah Yetirir

Yetmeyeni Allah yetirir

Abdullah Aymaz

Hüseyin Demirtaş, Kazakistan'da bir eğitim gönüllüsü. Ama gönül koymayan, ne söylersen tebessüm eden bir öğretmen... Elektronik mühendisi aslında... Bilgisayar ve İngilizce biliyor.

300 dolar maaş alıyordu. Babası vefat etmişti. Annesi ona kendi memleketinde aylık 2.500 dolarlık iş bulmuş. Ama o eğitim hizmeti demiş, yurtdışına gitmişti. İlk zamanlar büyük sıkıntılar olduğu için söz verdiği halde annesine bir türlü 300 dolar gönderilememiş. Bir gün okul müdürünün odasına morali çok bozuk bir şekilde girmiş. Annesinin kendisini telefonla arayıp, küçük kardeşinin komada olduğunu, çünkü Bitlis'te askerlik yaparken teröristlerle girdiği çatışmada yaralanmış, vücudunun değişik yerlerine beş kurşun isabet etmiş, dalağı parçalanmış olduğunu söylemiş, âcil para istemiş, ihtiyaç olduğunu ifade etmiş. Müdür bey hemen gerekli yerlerle görüşmüş. Ama aradan yirmi gün geçtikten sonra bile bu istek yerine getirilememiş...

Gerçeğin gerisini müdür beyden dinleyelim:

"Hüseyin Bey odama geldi, yüzünün rengi çok değişmiş bir şekilde sessizce oturdu. Ben galiba kardeşi vefat etmiş diye düşündüm. 'Az önce annem aradı, hâlâ para gönderilmemiş. Annem beni burada 3.000 dolar maaşla çalışıyor zannediyor. Param var da göndermiyorum sanıyor. Onun için 'Sen ailemizin en zor gününde bize sahip çıkmadın. Kardeşine ilaç parası bile göndermedin. En zor günümüzde yüzüstü bıraktın. Benim artık Hüseyin diye bir oğlum yok. Bizi bir daha arama' diyerek beni evlatlıktan reddetti.' dedi. Gayri ihtiyari, içimden gelen bir hisle 'Hüseyin hocam şimdi sen git bavulunu hazırla, seni yarın gönderelim. Annen haklı... Sinirlenip öyle söylemiştir. Sen varıp boynuna sarılınca bunları unutur, hakkını helâl eder.' dedim. Ayağa kalkıp 'Gerçekten mi?' dedi. "Böyle ciddi ortamda şaka olmaz ki!" dedim. 'Parayı nereden bulacaksınız?' dedi. 'Sen ne yapacaksın, koskoca müdüre güvenmiyor musun?' dedim. Tebessüm etti, sevinçle ayrılıp gitti. O gidince telefona sarılıp gerekli yerleri aradım ama beni şoke eden cevapla karşılaştım. Çok üzüldüm. Yarın Hüseyin'e ne diyecektim? Oturup uzun uzun ağladım. Borç alacak kimseler yoktu. Türkiye'den hemen temin etmem mümkün değildi. Satışa çıkarabileceğimiz bir şey yoktu. Evime on dakikada varıyordum, ama o akşam bir saatte zor varabilmiştim. Yarın nasıl olacaktı? Üzüntü ile kapımın zilini çaldım. Hanım kapıyı açtı ve mutfağa koştu. Bir buçuk yaşındaki oğlum Enes her zamanki gibi koşarak bana sarılmaya geliyordu. Yaklaşınca elinde bir deste doları bana uzattı... Hanıma sordum, ama onun hiçbir şeyden haberi yoktu... Bu, resmen Allah'ın bize gönderdiği bir ikramdı! Bu Hüseyin Bey'in bir kerâmetiydi. Bir anda bu bir rüya mı diye düşündüm... Öbür gün 2.000 dolarını Hüseyin Bey'e verdim. Çoktandır paralarını veremediğim arkadaşları da çağırdım. Ama iki gün hiç kimse gelmedi. 'Niye gelmiyorsunuz?' diye sorunca 'Bizi para almamaya alıştırdınız!' dediler. Çünkü paranın gelmediğini biliyorlardı. Ben hiçbir izahatta bulunmadan, maaşlarını verdim... Bereketi kaçmasın diye de o parayı hiç saymadım. Epey zaman onunla idare ettik."

Cenab-ı Hakk'ın ihlasla hizmet edenlere her zaman buna benzer ikrâmları olduğuna gerçekten inanıyorum. Buna mümâsil kerametvârî olaylar, cefâkâr muhlislerin başından çok geçmiştir...

10 Kasım 2008, Pazartesi

Zaman

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !